29 Kasım 2012 Perşembe

ölü aşk diyarları III


Hava alanı yolları,tanıdık,soğuk.Bir kış gününde tüm vücudunuz üşürken küçük bir ateşte sadece elleriniz ısınır ya. Öyle keskin bir his bu yollarda... Hüzünlü kışın içinde gidiyoruz,gidiyoruz… Hava alanından yine bindik,biz üçümüz eve gidiyoruz.
Ne saçmalık ne vazgeçiriş bu Tanrı'dan.
Tanrı bu kadını böylesine alevlerle yaratırken onu cehennem ateşi ile korkutabileceğini nasıl düşünmüş olabilir ? Yoksa o da mı bilmiyordu bu yangının çığrından çıkacağını ?
Ben ? Peki ya ben ne düşünüyordum -
Ben ona böylece bakıp gitmelerimde ne düşünüyordum?
Çığrından çoktan çıkmış bu yangının bana da sıçramasını umut etmekten başka ne düşünüyordum ben ?
***Dudaklarım yanınca çok güzel olur benim! Hahaha- Ateşler içinde kalır da rengini anlayamazsın. Bana bakışları ne renk bu adamın ? Ne diye uzun uzun bakmaz bana da yine de it gibi susar anlamam. Onun kadar susamayı ne kadar isterdim. Onun kadar su ile bastırmayı kendimi! Ah belki yine de sönmüyordur  yüzüne yüzüne çarptığı sularla… Sadece gözlerinin önünde tüten dumanlar ve bu grilik…Ona söndüğünü zannettiriyordur!? Ateşten mi buğudan mı masumiyetinden mi bu dumanlar o hiç bilmez. Ben biliyor muyum? Hayır. Birbirimizde çözemediğimiz renkler olmalı ve bu renkleri çözmek için ise ; bende siyah tüller,onda ise bir parça zorbalık olmalı .Ahh yine mi mola vereceğiz???***
Mola veriyoruz sonunda. Tanrı’nın beni hatırlamış olması ne güzel.
Off ben açsam şu ellerimi sana,çağırsam seni gelir misin bana kadın? Tüllerinle…Tüllerini kollarıma bırak. Beni öylece paramparça bırak.Renklerini nereye bıraktın sen? Bu dudaklarının rengini nerede bıraktın ? Hep kırmızının bayağılığından ve alışılmışlından uzak hayal ettiğim dudaklarının rengini nerede bıraktın ki? Nerede saklıyorsun bu kadar rengi sen ? Dumanında zehirleniyorum,zehirleniyorum siyah tüllerinde.
Yine de sigara içmeliyim.
Dostum hüzünlü bu akşamüstü. Bakmıyor. Ona hiç bakmıyor.Bu kadın onun canını yakmıştır hiç şaşırmam.Arabadan indik, “Yorulmadınız mı seyahat etmekten,hava alanlarından?” diye sordum.
Gelmek zorunda değilsin.Dedi gözlerini kısıp gülümserken. İşte tanıdık,sert rüzgarlardan farksız hırçınlığı!
“Ama geliyorum işte.” Diye çıktı ağzımdan.Kısa,net ama anlamsız bu didişme. Neler çektirecek bana kim bilir. Tanrı’nın ateşinde yanmayan kadına ters gittim …
Dostum güldü, “ Geleceksin tabii yavşak” dedi,  döndü markete gitti.
Alev alacağımı düşünürken, küller elimin üstüne düşmeye başladı.
***Ben senin mutsuzluklarını da alır geçerim içinden. Kızmanı istiyorum. Sinirlenmeni istiyorum bana. Hoşuna gitmeyecek şeylerden bahsetmek istiyorum. Çünkü sen, bana bakışlarının rengini göstermiyorsun! Gözlerini sımsıkı kapatmak isteyeceğin bir hale sokmak istiyorum seni.Katlanamayacağın bir ana. Beni eline geçirdiğin an parçalamak isteyeceğin kadar kötü olacağım sana ki eline geçirdiğinde tüllerimi yırtıp bana ulaşabilecek kadar zorba olasın. Ulaş bana. Bul beni. ***
Ona döndüm ve baktım! Belki yeni bir şeydi,belki değil. Ona böyle bakamamıştım ki hiç. O an bir şey fark ettim.
Bütün bildiklerimi bozacak ve beni onun kollarında eritebilecek bir hayale yaklaştıran küçük bir an geçti gitti.
Yanmıyordu!
Yaklaşılabilirdi.
Ateşlerle alevlerle beslenen bu kadın; yanmıyordu.
Bana doğru savruldu saçları ona baktığımı fark ettiğinde. Sönmüş saçlar, kirpikler,sönmüş bir renk. Neden? Mutsuz mu? Yanmıyorlar mı ? Sevişmiyorlar mı? Sevmiyorlar mı artık birbirlerini?
Birbirini besliyordu onlar. Ne oldu? Dostum sessiz kadın külsüz.
Neredeyse arsızlıktan gülümseyecektim.
“Çok üşüyorum.” Dedi.
Ağzımı açtım ki dostum geldi ve arabaya bindik. Şakaklarım patlar herhalde diye geçiriyordum içimden. Hiç durmadan aklımdan geçip geçip duruyordu kelime; üşüyorum!
Nasıl üşür.
***Ne diyecekti acaba? Ne derdi ki bana üşüdüğümü duyunca ? Nezaketine inanmadığım o ağzını tam açmıştı- Ağzının açılışı ! Lanet bir arabada gidip duruyoruz. Ben sadece yanımda oturan bu erkeğin yazık ettiği güzelliğimi ve yollara savurduğu tüllerimi bulup, arkamızda oturup duran, renksizliğiyle bile beni tutuşturan ve ne ile yanıyorsa artık saçtığı is kokusuyla başımı döndüren bu adama o tülleri ellerimle uzatmalıydım. Ah şimdi öylece oturuyorsun orda. Otur. Sevişmekten yorgun düşeceğimiz günler de gelecek.***
     Önümde oturmasına rağmen artık düşünmemeye çalışarak arkama yaslandım. Tanrım, onun beni böyle istemesi sadece bir hayal… Benim onu böylesine isteyişim ise; geceleri hayalinin beni uykularımdan uyandırması kadar gerçek ! Adil değilsin,adil değilsin Tanrı. Onu ateşinle bile yakmazken bizi cehennemin dibine atıyorsun.
Ah bu şarkı da çalmaya başlamak zorunda mıydı şimdi? … http://fizy.com/#s/1aitcs
Yine içmek,yine içmek...


24 Ağustos 2012 Cuma

ölü aşk diyarları II


Yarına kalmaz canım kollarındayım...
Uyuyup da kalma sakın .
Renkler değişip duruyor,görüyorum- içki içmedim.
Bu araba,suratıma vuran müzik,arabanın içinde esen bu şey,ateş...Ve bu ... Yo,hayır hayır bu sefer değişik bir şey var.Değişen bir renk karşımda capcanlı ve utanmasa alev alacak.Buldum mu yoksa artık?Bu solmuş ve çıplak bir bedene dökülmek üzere kurutulmuş bir gülün rengi mi?Çeksen şu ellerini dudaklarından...Pencere camları neredeyse eriyecek...Hadi çek şu ellerini,çek dişlerini dudaklarından.Sanki karşımda öylece dursa bilebileceğim ne renk olduğunu...Bilemeyeceğim,bilemeyeceğim...
Hani kimisi bir arzu ile size doğru yürür ardından da somutlaşıp gider,kimisi de sadece bir hayal olduğuna inandıracak kadar yaklaşıp gittikten sonra geceleri üzerinize gerçekten de bir hayal olarak soyutlaşarak arzu ile yürür...Bu dayanılacak gibi değildir.
Ah neyse ki şarkı biraz canlı.Dostum yola mı bakıyor yoksa üzerine acımasızca yürüyen bu arzu hali ile mi boğuşuyor,kız sadece ona mı bakıyor yoksa bir sonraki yürüyüşünde hangi dantel tüllere üzerinden kayıp da düşmüş süsü vererek onu masumiyetine inandıracağını mı hesaplıyor bilmiyordum ama ben;kafamı dinlediğimiz şarkının sözleri ile doldurmaya gerçek bir çaba ile uğraşıyordum.
Sonra sağa çekti.
''Hadi su içelim!" dedi dostum.
Kız orda öylece oturmuş hava alanından çıktığımızdan beri,sanki dudaklarında onun saklamaya çalışmadığı ama yine de gizli kalmış bir aşk ve meşk kadehinden besleniyordu.Bizi ise hayvanlar gibi susatıp;
"Ben susamadım." dedi.
Ona baktım.Susamıştım.
İçim bulandı,saçma sapan şeyler düşünmeye çalıştım,alakasız,anlamsız ama;
"Kadın!" diyordu o ses; "Kadın! Bana bak- senin güzelliğine lanet olsun. Lanet olsun bendeki bu kırmızı iştaha ve senin bu belki de insanlığın en sancılı sorularından biri olan "peki ya Tanrı nasıl oldu?" sorusu karşısında insanın kendi kendini bastırışlara iten yırtıcı kafa çevirişlerine. Nasıl böylesin? Neden? Neden böylesine tüller içinde kaybolan bir hayalsin. Git. Lanet olsun kadın senin dudaklarına parmaklarına kıvrılan etlerine gerçekliğine hapsedişlerine. Tükürdüğüm gibi kaybol sen."
İşte bu; onun size yaptığıdır.
Bir daha asla uçağa binemeyeceğim. Bir hava alanı yoluna daha girmeyeceğim.
Su boğazımdan geçti mi direk mideye mi indi bilmiyorum çünkü su değil de kum geçmiş gibi daha da yanıyordu şimdi boğazım. Hava çok sıcak.
Bir yaz günü ne diye Ege'ye dönersiniz ki siz bu sıcak havanın üstüne?
Benim şahit oluşlarım. Öğlen saatin 1 buçuğunda bunu birbirinize neden yapıyorsunuz? Çok zor değil ya dumanı içine çekeceksin sadece, nasıl sığdırıyorsun bu kadını sen bu dumana? İçine içine çekiyorsun onu-dumandan zehirli nikotinden daha derine saplanan bu kadını neden içine çekiyorsun?
Araba daha serin şimdi.
Çünkü yüzü dışarı dönük, çünkü dudaklarının ucu bile görünmüyor.
Ah ama hayır o el radyoya uzanmasın. Son 15 dakika kaldı varacağız Ada'ya. Varacağız.
Döndü bana gülümseyerek ve içimdeki sıkışmalar yetmiyormuş gibi sordu dostum;
" Akşam nereye gidelim?"
Kaçamayacak mıyım Tanrı'm ben, bırakmayacak mısın yanayım da bitsin bu!? Sevgilime gideceğim mi demeliyim, planım mı var , kardeşimle mi buluşacağım,ne ne ne ? Ne ikna eder, ne kurtarır beni?
" Bize gelin!" diye ağzımdan çıkan bu cümle...
Yolu izlemeye koyuldum, rahatladım. Sanki eve vardıklarında sevişmekten bize gelmeye vakit bulacaklarmış gibi...
Sanki sönebileceklermiş gibi, insanların içine girebilecek kadar kendilerine gelebileceklermiş gibi.
Gelmeyecekler işte.
Kurtulacağım bu içimdeki siyah tüllerden, tenlerden.
Radyo çalıyor,çalsın.
Neden sonra, kırmızı bir iştahla, siyah arzularla ve hiç keşfedilmeyip adı konamayan renkte bir tutkuyla beni savuran ama benim rengini asla bilemediğim bu kadın bana döndü; gözlerimi kırpacaktım ki kırpıp açtığımda dudaklarına dokunan parmak uçlarım çoktan gözlerinizi bir daha açmak istemeyeceğiniz hissini içinize içinize iten o bulanıklıkla uyuşmuştu bile ve duydum ;
"Yoo, direk size gidelim." dedi.
-Gidelim ve sen hiç nefes alma -
Tam karşısındayım radyonun tam.
“Gidelim.” Dedim. Gidelim lanet olsun bana.
Şarkılar çarpar yüzüne yüzüne ve tabii şiirler…
Islanmadan ağlarsın.

22 Nisan 2012 Pazar

soyut

İnsanın canını sıkmaktan başka bir işe yaramıyorsunuz hayaller.
Sürüklemekten beklemekten yormaktan...Pft.
Şu koskoca dünyada diyor bir bokkkka yaramaz hiçbir şey;eğer sen yoksan,sen benim değilsen,''O'';sen değilsen...
Tanrı bize hiç acımıyor.Kimseye acımıyor.Yemek yerken masasından kovuyor.Şarap ikram ediyor gidemiyorsun da...İçsem biliyorum ''neden içtin '' diye soracak ona da kızacak. Ne bileyim ya?!
''Ayılınca küseceğin şeyleri yapma'' diyor uğurluyor beni...Giderken yol üstü cennet cehennem...Zor işler bunlar ama karışık değil.
Sahneye çıkmış belki daha önce hiç bakamadığı gözlerin içine içine erotik bir şarkıyı söylüyor çocuk ama aşk?...O da var kalbinin köşesinde-Kan ter savaş...bertaraf etmeye çabalıyor aşkı. Ama yok o gece sevişecekler aşklı ya da aşksız.Gerçek ya da değil.Sabahına karışmam-hangisinin kalbi kırılmış hangisi daha güçlü. Ama yok ikisi de mutlu ayrılmayacak.Hiç böyle olmaz ya ...
Orayı da geçtim.
Hava alanları da var.Oturmuş sanki daha önce hiç dikkatini çekmeyen şeyler varmış gibi biletine
56418541587446358684. kez bakıyor. Saçmalık. Ama sorsan 11 saatlik yolculuk cennet...Binene kadar yani.Bırakıp her şeyi gidene kadar...Ağlayacağı noktaya siktir çekene kadar.
Kültür zehirlenmesi de yoğurtla geçer mi?Öyleyse şuna biraz yoğurt verelim.İnsan savaştan sonra ne bulsa yer herhalde zaten.Savaş bitene kadar da iki şeker verin oyalansın,boş zamanlarında da içindeki düşmanları öldürsün.Engel olmayın.
Bazen anlamıyorsun işte anlamıyorsun hiçbir şey.Bok gibi ya ne olacağı belirsiz.
Eee sürekli Tanrı'nın sofrasında şarap ver dersen o da sana anan gibi sırf kola yok yemekten de ye der.Haksız mı? Yoo,haksızsa da asla haksız değil hatta.
Aşk bizi kurtarsın silsin şu bokları,her şeyi.Ne aşkı olduğu size kalmış.Artık Tanrı mı kadın mı erkek mi evlat mı kedi mi köpek mi vatan mı ...? Ne aşkıysa. Ama temizlesin ne olur aşk bizi temizlesin.Kaynar kaynar dökül üstümüze aşk. Yak ama öldürme-Ya da öldür be daha onurlu nasıl öleceğiz sanki?Biz;pis kullar.
Onlar sabaha kadar sevişsin,uçak düşmeden insin,savaşlar bitsin,Tanrı bizi sevsin.
Ama aşk; sen herşeye kafa tut.Tanrı; seni masasından kovmayacak.
Çünkü seni üstümüze saldı,tıpkı şarap gibi.
İyi geceler.





18 Şubat 2012 Cumartesi

ölü aşk diyarları I

    Arabada düzgünce gidemiyorlardı bile,ateşler içinde yanıyorlardı  ve o onu o da onu birbirlerinden alıp gideli çok olmuştu ki yeni bir tanesine daha çok yakınlardı,emindim.Bu tartışma sonrası anında bile ben;bir yabancı olarak,beni en yakın gören onlara yabancı olarak,onların çabasız ''bir'' olmasına oranla çok yabancı olarak,her an biri diğerinin tenine geri dönecekmiş gibi hissettiren  ve neden bilmiyorum bana hep;hiçbirşey yapmama lüksü olmadan sürekli kıvranırcasına birbirlerini istedikleri hissine kapıldığım onlara oranla yabancı ben;artık acaba ateşli bir barışma seksi yaşamak için özellikle mi tartışıyorlar diye düşünüyordum.Geçirdiğimiz onca zamana,ortaklıklarımıza,senelerimize, benim onlara,onların da bana sevgisine rağmen;ben sadece yakın bir arkadaştan fazlası olamıyordum içimde,çünkü;onlara onların düşündüğü kadar yakın hissedersem ateşlerine ben de ortak olamazdım ya,ben de bulaşırdım...Ah ben asla onların ateşine bulaşıp kirli bir is olmak istemezdim onca canlı alevin içinde...Pis bir isten fazlası olamazdım.Onları dünyalarında yalnız bırakmaktan daha güzeli yok...Hoş;bir dünya insanın içine bıraksan,onlar tutuşur kaybolurlar. Kalabalığın içinde onlara seslendiğinizde;sanki dünyanın en ilginç şeyini farketmişçesine meğer başka insanların da orda olduğuna şaşırıp kalırlar da,siz;''biz neden burdayız?'' diye kendinize sorarsınız.
      Aslında arabanın müzik çaları yüzüme yüzüme vuruyordu rüzgar gibi.Belki notalardı,belki de sözler,bir türlü odaklanamıyordum ki... 2 saat sonra onları bir uçağa bindirip göndereceğimi ve bir daha görüşene kadar özleyeceğimi bile bile hiçbirşey söyleyemiyordum çünkü arka koltukta ortaya oturmuş bir solumda araba kullanır görünen erkeğe,bir de onun yan koltuğunda oturan,dümdüz yola bakar görünen,o an yüzünü tam  göremesem de güzel olduğunu hissettiren ve kaza bela soluna dönüp de ona bir baksa bindiğimizden beri görünmeden gerilen,gerilen ve havaalanına daha yarım saatten fazla olmasına rağmen çoktan incecik kalmış bir ipi koparıp,birşeyleri yolundan çıkaracak korkusuyla beni konuşturmayan o kız...Konuşmuyordum ama ondan korktuğumdan ya  da terslenmemek için değil,dostumun aşkıyla yandığı kız olduğundan değil...Bize bir türlü ''anlatamadığı'' kız olduğundan da değil...
     Ah bu araba hiç ısınmayacak mı ?Bir daha ne zaman geleceklerini sormayı çok istedim bir an ama şu müzik bir türlü izin vermiyordu rahatlayalım.Müzik çaların tam karşısındayım diye direk bana vuruyordu şarkı ama onlar da üşüyordu bu rüzgardan...Bir hareket oldu! Zaten durağan herşey yine de dondu.Dümdüz yola bakan O; şarkının tam da o anında sağa,camdan dışarı çevirdi kafasını ve donduk.''Bi gece...''dediği anda ve şöyle devam ederken lanet şarkı döndü ve donduk; ''öyle bir gel ki...'' ''Tanrı'm'' dedim kendi kendime;''iyi ki sormadım soruyu...''Ne kadar zavallı ve boşuna olacakmış meğer...Bir sigara yakmak zorundaydım artık,ne uzun bir sessizlikte ne çok şey yaşıyorduk.Bana bu kadar şey hissettirdikleri için az daha onlara kızacaktım ki bir de onları düşündüm; birbirlerine hissettirdiklerini,o an hissettiklerini,yan yanayken hissettiklerini,yan yana değilken hissettiklerini,birbirlerine bakarken ve bakmıyorken hissettiklerini,dostumun bize anlatabildiğine bir türlü inanmadığı o hislerini,kalabalıkta bizi soyutlarcasına sadece birbirlerine bakarak anlattıkları o sayfalarca şeylerde hissettiklerini,sevişirken hissettiklerini...Ben,bu hislerin zıtlığında o an yaşıyor olduğumuz o değersiz diye adlandırabileceğim küçük gerginliği de his mi sayıyordum yani...Her an tutuşabilecek iki bedenin arasında su gibi oturmuş da ne bekliyordum ki...Ve rahatladım,gerginliğimin değersiz olduğunu farkettiğimde,akşam içeceğim birayı düşündüğümde,havaalanından dönünce göreceğim güzel kadınımı düşününce rahatladım.Konuşabilirdim bile!Ama varmak üzereydik,kapıları açıp inecek ve temiz hava alacaktık,çoktan birbirlerini özlediğini varsaydığım dostlarım da onları bu kadar susturan şeyden geçecek,rahatlayacak ve her zamanki gibi benim eski arkadaşım;sevdiği bu kızla göz göze gelir gelmez,bu güzel kızın kendisine anlamlı bir şekilde bakmasına ve ya bir şey söylemesine fırsat vermeden; hissetmekten korkmasına rağmen acısını tatmaktan asla vazgeçmediği bu yakıcı aşkını kendine çekip dudaklarını öpecekti.O öpüş anında da birbirlerine neler söylemiş oluyorlardıysa; kız susacaktı.
    Şarkı değişmiş hatta bitmek üzereydi ve biz de park etmiş,arabadan inecektik ki bir kaç saniye önce lanet adam,melodisinin arasından söyledikleriyle bizi;kızın;önceki şarkıdaki iki kelime ile kafasını yoldan cama çevirdiği andan beri ikinci kez sarsmıştı;

''Karanlıklar içinde kayboldum sensiz her gece 
Uyandır beni bu kabustan
Gece ve sen birdiniz
Bir yanda deniz bir yanda güneş
Cehennem, sen, ben...
Yıka beni gözyaşlarınla
Kavur beni teninin sıcaklığında
Uyandır beni bu kabustan. ''
     İndik ve kapılarını kapatırlarken bir an birbirlerine baktılar! Sanırım sevişiyorlardı. O bir an;arabadayken alacağımı düşündüğümde sevindiğim temiz havayı emdi bitirdi.Onlar canlı iki alev; bense pis bir is. Temiz hava;hiç yok...
An bitti. 
''Gel'' dedi dostum; '' gel kardeşim...'' ''Sigarasızlıktan ölmüşsündür yak bir tane de öyle girelim içeri.'' Gülümsedim.
Sonra da cevabımızı aldık ve kardeşimi;yine bize anlatabileceğine inanmadığı o hisle,beni de;bir soruyla bırakıp;cümlenin bir kelimesine belli belirsiz bir vurgu yaparak; ''Ben giriyorum. Siz de ''peşimden'' gelirsiniz... ''
 dedi ve gülümseyerek saçlarını atıp,topuklu çizmelerine rağmen dümdüz yürüyüp gitti... Peşimden gelirsiniz...
Bense o soruyla sigaramı yaktım;
Ah dudakları ne renk bu kızın? 


26 Ocak 2012 Perşembe

ne olur beni uğraştırma

''Ben'' gel bir heves blog aç hayvan gibi yazıyorum cümlelerim uzay boşluğuna gitmesin diye...Daha ilk yazıda hislerini ittire ittire yaz gram ilham gelmesin sonra hadi bekleyelim diye diye her gece hislerini kurcala belki kırıntılarda bir aşka tutkuya rastlarsın diye ve  tam umudunu kaybetmişken iki tıngırtı bir olgun erkek sesine patlama yaşa!Bir şarkıya demek istiyorum işte:) Oğlum kim bu şekle soktu bu şarkıyı lan?!Kim sağladı bize ulaşmasını?!Sorumlu kim?? Bulun getirin adını vereceğim yazıma.
  ''Gel'' diyor... Öyle gel böyle gel şöyle gel şu zaman gel diyor ama diyor ki; ''yanıma gel...'' Yani bir de melodisi var ki...Bizim sahil siteleri Ada'daki ya... Akşam oluyor sahil öylece serili önünde insanlar toplanıyor deniz faslı bitmiş belki aylardan eylül ama Kuşadası'nda eylül;yaz ki!Bizim orda insanların düşündüğü en son şey sonbahardır eylülde...Ah o boşalan sahilde aynı gece kim bilir kaç genç toplanacak ateş yakacak benim şarkıyı söyleyecek,kaç aşk başlayıp bitecek o gece,kaç mangal yanacak sönecek,kaç soğuk bira bitecek,kaç köpek işeyecek çalılara,kaç çocuk salıncaktan düşecek...Ya kenarda bankta oturan kızı ne yapacağız ? Ne bekliyor bilmiyorum ama dalgaları özlemiş nerelere gidip kalmaya çalıştıysa,uzaklara kaçtıysa da özlemiş işte...Denizi bir kere gördün mü artık onunla içindeki aşka seyirci kalmak zorundasın kaçamazsın bundan.Denizsiz yaşayamazsın      gidip adına ''Ada'' denen bir yerde doğmuşsan heleki...Bir kere oraya ait hissetmişsen...Sonra inkar etmeye çalışmak,kaçmak,gitmek...Bunlar yalan olur! İlk orda sevmişsen  hissetmişsen aşık olmuş ve aşık olduğunu sanmışsan,ilk orda canın acımış ağlamış kendine küsmüşsen,ilk orda sarhoş olmuş kavga etmiş sürünmüşsen,ilk orda dostunu bulmuş dostunu kaybetmiş dost sanmışsan,ilk orda vazgeçmiş,inanmış ve günahı umursamamışsan...Ve daha bilmem kaç ''ilk orda''ya karışmışsan o şehirden ''geçmek'' mümkün değil ama kendini kandırmak hep mümkün...İnsana savaşmamak olsun... 
  Bir şehre aşık olmak;zordur. İçini yer insanın...Siz ona kızın bağırın çağırın küsün sevin kaçın geri kollarına koşun,karşınızda;şeker almadı diye kendisine kızan bir çocuğa tatlı tatlı gülümseyen bir büyük gibi karşılar sizi.Onu suçladığınızla kalırsınız...Bir şehre aşık olmak zor,denizi olan bir şehre aşık olmak daha zor. Seviyorsun sonra inkar etmeye çalışıyorsun,teslim oluyorsun,sığınıyorsun...Seviyorsun işte.
 Ona gidiyorsun...Anılar yok mu? E var.. Buna hiç girmeyeceğim.Şehir seni anılarınla aldatıyor.Bunu içine sindiriyorsun.
  Kararmak üzere hava,sahil serin,hafif rüzgarlı ama saçların kısa,uçuşmuyor eskisi gibi...Ama hala kara,kapkara...Uçuşan tek şey zaman,geçen zaman.Oturuyorsun bir bankta kulağında müzik,en sevdiğin bölüm gelince kalbin deli gibi atıyor,tek başına dinliyorsun melodiyi o da uçuşuyor,ama şansın var geri sarabilirsin bunu,zaman gibi değil ki...Ah yaz akşamı...Düşünüyorsun,düşünüyorsun...Beynin milyonlarca şeyi düşünüp duruyor aynı anda... Ama kalbin sadece bir kısmını seçiyor bu milyonlarca şeyden o akşam oluşta beyninden...Kalp;hep işine geleni... O bankta,o aslında sıcak ama serin,rüzgarlı sahil akşam oluşunda kalbin bir iki cümleyi seçivereceği tutuyor işte; ''yanıma gel...bir eylül akşamında,yanıma gel...''
   Ne olur beni uğraştırma,yanıma gel.


                                   

23 Ocak 2012 Pazartesi

başlangıç karmaşası

 Sayfaların bittiği hissine kapılma hızım arttıkça cümleler çoğalmaya başladı.Ben de tam şu anda içine yazmakta olduğum bu kutucuk gibi bir yer aramaya başlamıştım,buna çok ihtiyacım olduğunu hissetmeye başlamıştım ki geldim! 
 Sayısız sayfamı çöpe attım,4 günlük yırttım,bir sürü güzel cümlemi sabah uyandığımda hatırlamadım,kim bilir kaç tane mektubu denize bıraktım ve ya onlara daha da kötüsünü yapıp denizden daha cansız birilerine bıraktım ama bir daha yazamayacağım hissine hiç kapılmamıştım- ki o kadar yazıya da hep şu anda hissettiğim korku ile başlamışımdır; '' ya kelimeler hislerimin hakettiğine yetişemezse...'' Bilmem, bana korkutucu geliyor.Sonra bir gece biraz büyüyüp ''hissetmeye'' başladığım bir dönemin gecesinde,bir kaybetme korkusu ile,bir vazgeçiliş ürküntüsü ile sildiğim,kalbimin;ruhuma,bedenime ve beynime oynadığı küçük sinsi bir oyun ile,küsmek mi kaçmak mı anı kurtarmak mı bilmediğim bir hisle sildiğim o ''notlar''dan sonra; ''evett '' dedim ,'' evet artık yazamam herhalde...'' Ama şu an diyebilirim ki, geçti...
  Birikti ve o kadar aradan sonra ilk kez yazıyor olduğum için ne hakkında yazsam diye düşünüyordum ama bir şey hakkında yazmayacağım.Bu gece aklımda ilk olarak ''vazgeçmek-vazgeçilmek'' vardı nedense,''ne zor bir evre''diye girecektim de unuttum bile cümlelerimi, vazgeçtim ondan da...
  Öyle dondum kaldım işte ekran karşısında ne sinir bozucu- Böyle hissetmek hiç hoşuma gitmiyor.Aslında ''hissetmek''hoşuma gitmiyor.Tanrı'nın insanlara verdiği en büyük ceza ölüm değil hissetmek.Çünkü ölüm de ;kötü hissetme korkusu.Her şey hissetmeye dayanıyor.Her şey iyi hissetmek için ki zaten...Doğ,büyü,oku,ye,iç,hasta olma,çalış... Tabii bir de sen git iyi hissetmek için aşık ol...Gerisini biliyorsunuz işte,doğru yanıtlar için ters orantılar.Ah Tanrım ne yorucu ne sorunlu bir şey aşk...Daha hissetmediği şeylerden korkutan insanı,yüzümüze gülümserken ellerinde ne olduğunu asla göremediğimiz aşk...İnsanı kendi kendisiyle bile düşman ettirip bir yarısını bırakıp diğer yarısını peşine takan aşk...Yalnızlıktan kaçarken insanı koskoca bir yalnızlığın ortasında öylece bırakıp asla suçlu olmayan aşk...Uyuşturucuya alıştıran bir kötü adam gibi;insana önceden hiç tatmadığı bir hazzı tattırıp sonra onu bir daha asla hissetmemekle tehdit edip kendine mecbur bırakan aşk...Daha varlığı kanıtlanmamış olmasına rağmen biz insanların aptallığını kanıtlarcasına;onu tanımlama çabasına girdiğimiz ve her seferinde de sonuçsuz kalmamıza rağmen ısrarla bir daha bir daha aynı aptallığı yapıyor olmamız karşısında belki de bize pis pis sırıtan aşk; beni öyle sinirlendiriyor ki!
  :)) Haha biz insanlar... Kendi edip kendi bulmasına rağmen suçlayacak birini arayan,bulamayınca da deliye dönen ve suçu kendinde aramanın hafifliğini asla hissedemeyecek olan biz insanlar, iyi geceler.