10 Nisan 2014 Perşembe

Buzlar

Ya dedim kırıldıkça sertleşen daha güçlü buzlar varsa bir sonraki göz kırpışında?
Benim sevgim yeter,eritirim dedim başladım ağlamaya, onları yenebileceğimi düşündüm.
Ama sonra güçlü hissettim, ağlarken gözyaşlarımı bir elimin tersiyle silip bir yandan da diğer elimin tersiyle onlara büyük darbeler vuruyordum aslında.
Yapabilirdim bunu evet, neden güçsüz olan ben olacaktım ki?
Benim kırılmışlığım onun vicdanına bir ömür yeterdi zaten, en mutlu anında ben bölecektim kalbini ortadan.
Küçüldü, küçüldü minicik kaldı gözlerimin önünde, ellerimde…Bu kadar küçük bir şey nasıl olur da böylesine yakıcı olabilirdi ?
Sonra benim kadar büyük bir şeyin huzur veremediğini hatırlayınca, küçük şeylerin de can yakabileceğini anladım. Hiçbir şeyle doğru orantılı değildi aşk. Ne güzellikle, ne fedakarlıkla ne de zamanla. Hatta zaman ile düşman bile denebilirdi beni düşünürsek. Oluyor işte yetmeyeceği tutuyor verdiğin aşkın, ben nasıl sadece gözümde küçük olduğuna inanıp kalbimdeki büyüklüğünü göz ardı ediyorsam, o da aşkımızı gözünde büyütüp içinde pekala küçültebiliyordu işte. Tertemiz bir varlığı pislikten pisliğe sokup,kirleterek sıradanlaştırıyordu.
Gülümseten anıları siliyor , mutlu anları sorulara boğuyor , korumak için deli olduğum tertemiz aşkımızı çamurla kaplıyordu.
Özenerek elimdeki tüm malzemeleri feda ettiğim harika bir şeyi parmaklarının ucuyla darmadağın ediyordu işte ve en kötüsü de o malzemeler olmaksızın  tekrar yaparak ayakta kalmasını umut edip bana öfkeleniyordu.
Bu beklentisi karşısında neredeyse gülmeye başlayacaktım. Komikti, umut vericiydi ama acıydı.
Aşkımız için harcamayı çok gördüğü çabayı, bir saklayış için, beni alaşağı ederek, sırtımda yükselttiği bir başkası için harcaması, beni eğmesi tabii ki de beklentisini gülünç kılıyordu. Neredeyse kahkahayı basacaktım ya...
İnanmışlık kabul edişimi hızlandırıyordu evet ama unutturmuyordu. Malzemeler çok eksilmişti söyledim size.
İçimi parçalayacak kadar yüksek seste olduğuna inandığım ama gerçekte gözyaşlarının düşüşü kadar sessiz bir ses ; “ Git” diye haykırıyordu sürekli içimde. İçimi yırtıp çıkacak sanıyordum ama aynı zamanda birileri duyacak diye de utanıyordum. Neyse ki, ancak  gözyaşlarımın düşüşü kadar sesli olabileceğini öğrendim. Sessizliğinden rahatlamıştım ama duyulmaması da canımı sıkıyordu. Duyulsun istiyordum ama kimse gitsin istemiyordum.
Çoğu zaman cümleleri kurup kurup yutuyordum, çok iyilerini feda ettiğimi söyleyebilirim.
Sınanan bir aşk en son istediğim şeydi ve ben hayatta her zaman istediğim şeyler olacak sanıyordum. Böylece kendim de sınanmış oldum.
Aşık olmak için gönlünü bir kişiye sonuna kadar açan salakların başlangıcını yazayım istiyorum.
Bu ilk baslarda nasıldı biliyor musunuz? Uzun süre kapalı kapılar ardında size aydınlığın anlatılıp, sonra da güzel bir bahar günü dışarı salınıvermek gibiydi… Akşam olacağından hiç bahsedilmemişti ve biz kainatın en doğal şeyi ile bir akşam oluş ile öylesine hayal kırıklığı yaşamış ve  mahvolmuştuk ki…Hep aydınlığı dinlemek ve aydınlığa inanmaktan aşkın da bin bir türlü akşam oluşlarını bilememiştik, kalbimiz kırılmış ve ertesi sabah buluştuğumuz aydınlık bize artık sadece akşam da olacağını hatırlatır olmuştu.
Unutamıyorduk, unutamıyorduk işte akşamları karanlıklarda üzgün kıvrılıp yatmalarımızı.
Unutmak için bütün yollar kapalıydı, hatta unutmaya çalışmaya başlamak bile bir hatırlayıştı. Ama hatırlamak için tertemiz ve apaçıktı yollar, bir saç rengi,bir mesaj sesi, bir bilet, bir kırık gülümseyiş, bir yol, bir hiçbir şey hatta, her şey hatırlatmaya bir bahane,beynin kalbe bir misillemesi, bir kötülüğüydü. Kalbimiz ise, zavallı kalbimiz;her seferinde içinde taşıdığı aşk denilen hastalıklı hissin her şeyin üstesinden geleceği ve beynimizi alt edecek olduğu yanılgısı içinde boğuluyordu.
Kalbin kırıldığı o nokta, “yine o büyük küçük fark etmeyen durumlar” o minik nokta büyük sızıntı veriyordu işte, içinden kurtçuk gibi taşan yalanlar kırık noktayı besleyip duruyor ve büyümeyecek ama en mutlu anlarda sızıntı yapabilecek bir yaraya dönüştürüyordu. İnanmak, böyle anlarda anlamını yitiriyor ve hırslı ve hastalıklı bir güce dönebiliyordu,vazgeçişlere itiyor ama yaranın acısını bahane ederek yine acı verene sarılıvermiş buluyordunuz kendinizi, onda huzur buluyordunuz. İşte tam bu noktada başlıyordu aşık olduğunuz gerçeği, mantıklı bir iş yapamıyor oluşunuzdu aşk.
Güçlü olduğunuzu sandığınız anlarda, sizi güçlü olmak zorunda bırakmış kişinin kollarındaydınız işte. Bunun neresi doğruydu ki?
Bunlardan ibaretti işte sevmek ve kalbimiz.
Ha güzel aşklar da yok mu , savaşsız yalansız gözyaşsız? Var , var elbette ama bize asla uğramayacak.
Zaten onlar saman gibi, kalp tokluğuna seviyorlar, sevme sevilme ihtiyacı kadar, bizim tutkuyla ısırdığımız bir pizza bir hamburger değil ki canım J