Ya dedim kırıldıkça sertleşen daha güçlü buzlar varsa bir
sonraki göz kırpışında?
Benim sevgim yeter,eritirim dedim başladım ağlamaya, onları
yenebileceğimi düşündüm.
Ama sonra güçlü hissettim, ağlarken gözyaşlarımı bir elimin
tersiyle silip bir yandan da diğer elimin tersiyle onlara büyük darbeler
vuruyordum aslında.
Yapabilirdim bunu evet, neden güçsüz olan ben olacaktım ki?
Benim kırılmışlığım onun vicdanına bir ömür yeterdi zaten,
en mutlu anında ben bölecektim kalbini ortadan.
Küçüldü, küçüldü minicik kaldı gözlerimin önünde,
ellerimde…Bu kadar küçük bir şey nasıl olur da böylesine yakıcı olabilirdi ?
Sonra benim kadar büyük bir şeyin huzur veremediğini
hatırlayınca, küçük şeylerin de can yakabileceğini anladım. Hiçbir şeyle doğru
orantılı değildi aşk. Ne güzellikle, ne fedakarlıkla ne de zamanla. Hatta zaman
ile düşman bile denebilirdi beni düşünürsek. Oluyor işte yetmeyeceği tutuyor
verdiğin aşkın, ben nasıl sadece gözümde küçük olduğuna inanıp kalbimdeki
büyüklüğünü göz ardı ediyorsam, o da aşkımızı gözünde büyütüp içinde pekala
küçültebiliyordu işte. Tertemiz bir varlığı pislikten pisliğe sokup,kirleterek
sıradanlaştırıyordu.
Gülümseten anıları siliyor , mutlu anları sorulara boğuyor ,
korumak için deli olduğum tertemiz aşkımızı çamurla kaplıyordu.
Özenerek elimdeki tüm malzemeleri feda ettiğim harika bir
şeyi parmaklarının ucuyla darmadağın ediyordu işte ve en kötüsü de o malzemeler
olmaksızın tekrar yaparak ayakta
kalmasını umut edip bana öfkeleniyordu.
Bu beklentisi karşısında neredeyse gülmeye başlayacaktım. Komikti,
umut vericiydi ama acıydı.
Aşkımız için harcamayı çok gördüğü çabayı, bir saklayış için, beni alaşağı ederek, sırtımda yükselttiği bir başkası için harcaması, beni eğmesi tabii ki de beklentisini gülünç kılıyordu. Neredeyse kahkahayı basacaktım ya...
İnanmışlık kabul edişimi hızlandırıyordu evet ama
unutturmuyordu. Malzemeler çok eksilmişti söyledim size.
İçimi parçalayacak kadar yüksek seste olduğuna inandığım ama
gerçekte gözyaşlarının düşüşü kadar sessiz bir ses ; “ Git” diye haykırıyordu
sürekli içimde. İçimi yırtıp çıkacak sanıyordum ama aynı zamanda birileri
duyacak diye de utanıyordum. Neyse ki, ancak
gözyaşlarımın düşüşü kadar sesli olabileceğini öğrendim. Sessizliğinden
rahatlamıştım ama duyulmaması da canımı sıkıyordu. Duyulsun istiyordum ama
kimse gitsin istemiyordum.
Çoğu zaman cümleleri kurup kurup yutuyordum, çok iyilerini
feda ettiğimi söyleyebilirim.
Sınanan bir aşk en son istediğim şeydi ve ben hayatta her
zaman istediğim şeyler olacak sanıyordum. Böylece kendim de sınanmış oldum.
Aşık olmak için gönlünü bir kişiye sonuna kadar açan
salakların başlangıcını yazayım istiyorum.
Bu ilk baslarda nasıldı
biliyor musunuz? Uzun süre kapalı kapılar ardında size aydınlığın anlatılıp,
sonra da güzel bir bahar günü dışarı salınıvermek gibiydi… Akşam olacağından
hiç bahsedilmemişti ve biz kainatın en doğal şeyi ile bir akşam oluş ile
öylesine hayal kırıklığı yaşamış ve
mahvolmuştuk ki…Hep aydınlığı dinlemek ve aydınlığa inanmaktan aşkın da
bin bir türlü akşam oluşlarını bilememiştik, kalbimiz kırılmış ve ertesi sabah
buluştuğumuz aydınlık bize artık sadece akşam da olacağını hatırlatır olmuştu.
Unutamıyorduk, unutamıyorduk
işte akşamları karanlıklarda üzgün kıvrılıp yatmalarımızı.
Unutmak için bütün yollar
kapalıydı, hatta unutmaya çalışmaya başlamak bile bir hatırlayıştı. Ama
hatırlamak için tertemiz ve apaçıktı yollar, bir saç rengi,bir mesaj sesi, bir
bilet, bir kırık gülümseyiş, bir yol, bir hiçbir şey hatta, her şey hatırlatmaya
bir bahane,beynin kalbe bir misillemesi, bir kötülüğüydü. Kalbimiz ise, zavallı
kalbimiz;her seferinde içinde taşıdığı aşk denilen hastalıklı hissin her şeyin
üstesinden geleceği ve beynimizi alt edecek olduğu yanılgısı içinde
boğuluyordu.
Kalbin kırıldığı o nokta, “yine
o büyük küçük fark etmeyen durumlar” o minik nokta büyük sızıntı veriyordu
işte, içinden kurtçuk gibi taşan yalanlar kırık noktayı besleyip duruyor ve
büyümeyecek ama en mutlu anlarda sızıntı yapabilecek bir yaraya dönüştürüyordu.
İnanmak, böyle anlarda anlamını yitiriyor ve hırslı ve hastalıklı bir güce
dönebiliyordu,vazgeçişlere itiyor ama yaranın acısını bahane ederek yine acı
verene sarılıvermiş buluyordunuz kendinizi, onda huzur buluyordunuz. İşte tam
bu noktada başlıyordu aşık olduğunuz gerçeği, mantıklı bir iş yapamıyor
oluşunuzdu aşk.
Güçlü olduğunuzu sandığınız
anlarda, sizi güçlü olmak zorunda bırakmış kişinin kollarındaydınız işte. Bunun
neresi doğruydu ki?
Bunlardan ibaretti işte
sevmek ve kalbimiz.
Ha güzel aşklar da yok mu ,
savaşsız yalansız gözyaşsız? Var , var elbette ama bize asla uğramayacak.
Zaten onlar saman gibi, kalp
tokluğuna seviyorlar, sevme sevilme ihtiyacı kadar, bizim tutkuyla ısırdığımız bir pizza bir hamburger
değil ki canım J
