24 Şubat 2015 Salı

Bir akşam oluş



Telefonun ekranı dahi kırmızı olmuştu.

Gözü kahverengi kapıya takılıp duruyordu. Siyah beyaz çizgiler, tül, kırmızı... Bilse daha önce yoklardı kalbini. Nereden bilecekti ki nereden ? Böylesine bir şey ; nasıl olur da kendisine kalbini teklif ediyor olabilirdi? 

Hava soğuktu ve merdivenlerden ne ara indiğini hatırlamıyordu. Kapıya geldiğinde nefesini tuttu ve çıktı. Bu sefer O'ydu. O renk ve O, o adam... Bacakları titriyor, aklı bütün kalbine savaş açmış elinde bir kılıçla mantığın  sınırlarında bekliyordu ama kalbinin oralara gitmeye hiç niyeti yoktu zaten , kaldı ki mantık sınırlarına giden yolu aylar önce unutmuştu. Onunla tanıştırılmış ve o andan itibaren uzak durması gerekenler listesinde ilk sıralara yerleşen o adamla tanıştıktan hemen sonra yandaki bir sandalyeye nazikçe oturur görünerek resmen oraya çökmüş, içinden sürekli aynı şeyi tekrarlamıştı ; "Hayır, hayır, hayır...."

Sonrasında aylar süren bir sessizlik ve kapalı siyah yollar...

Cesaret; kadınlar dünyasında erkekler dünyasına oranla "zayıf" bulunan bir şey gibi yargılanmasına rağmen bunun sebebi aslında, çoğu erkeğin kadınların cesaretine olan hayranlığını dile getirememesi gibi gelirdi ona. Kadınlar çok cesur olabiliyordu, sonucunu önemsemeden ne kadar büyük adımlar attıklarına şaşırabilirdiniz. Yoksa yanılıyor muydu? Cesaret sandığı şey aslında "aşk" ın bir başka yüzü daha olabilir miydi? Daha da kötüsü "aşk" ile "aptallık" arasındaki o ince çizgiyi ayıramadığı bir diğer an mıydı bu da ? Hayır şu noktada yanılmak; bütün geçirdiği o uykusuz gecelere, bitirdiği kadehlere , önünden ona gülümseyip gidişini izlediği akşamlara , yalanlara , her şeye ihanet olurdu. Yanılmıyordu işte. Böylesine gülümseten şey eğer aptallık ise öyle kalabilirdi o zaman, bununla uğraşamazdı, şimdi gülüşünü saklamaya odaklanması gerekiyordu. 

Günler, gizler geçti. Sönüp giden cesaretli sabahlar geçti...

Sonra bir akşam geldi çattı.

 Kalbiyle aklı birbirine çattı. Korkusuyla cesareti birbirine çattı, aşk onları ayırıp bir adım öne çıktı. Kapalı siyah yollar yüzünden, gözleri başka renk görememekten kör olmak üzereydi. O akşam bir renk gördü, hangi renk olduğunu hatırlamıyordu ama siyahtan başka bir renkti bu.  Bir hayalin somutlaşması hangi renkse o renkti işte. Düşünmesini engelleyen bir renk. Galiba bu en sevdiği renkti. 

Duyduğunda,onun sesinden başka diğer bütün sesleri yabancılaştıran, "O" hariç kalan her şeye seni kör edip, dokunduğunda yanan bir şeyden alev çıkmamasına bile şaşırmayacak kadar bulandığın ve tek bir tonu olduğuna inandığımız siyahtan daha siyah bir Dünya'ya açılan o geçidi böylesine güzelleştiren bir körlükten, sağırlıktan,bütün ilgilere gülüp geçtiğiniz bir şeffaflık halinden, korkulardan sıyrılışlardan, aşırı his ile hissizleşmekten ve inanmaktan ibaretti aşk.

O'na anlattı. Kalbi kırılmadı. Anlaştılar.

Siyah beyaz çizgiler, tül ve kırmızıdan önce ise uzunca bekledi kız.

Şarap onu güzelleştiriyor ama hırçınlaştırıyordu. Sabahları sakinliyor , akşam oluşlarda adeta çıldırıyordu. Yavaş yavaş akşam çökmeye başlasın, sanki kanı vücuduna fazla gelmeye başlıyordu. Geceleri saati fark ederse uyuyor fark etmezse geceyi güne bağlıyordu.

Aklı elindeki kılıcı biraz  gevşek tutmaya başlasın,düşünceleri onu dudağını ısırtacak hale getiriyor, biraz bile gevşettiğine pişman ediyordu aklını. Zaten aklı onu zaptedemeyecek kadar zayıf kalıyordu çoğunlukla, yasakları kabul etmiyor, yanlışlara gülüyor, "dur"dan "sus"tan asla anlamıyordu bu kız. Kalbi ise şuursuzca bütün bedeninde gezip duruyordu. Şımarık!

Ay ışığının altında bir yola uzanıp gökyüzüne bakmak istiyordu kollarını açarak.

Bir akşam oluşa daha tahammülü kalmamıştı. Gerçekleri bir kenara bıraktı. Gözlerini kapattı, fotoğraf çeker gibi flaşlar kare kare önünde sıralanıyordu şimdi.

Bir metro çıkışı, asla bulunamayan o şehir merkezi , sahile düşen akşam ışığı , benzinlik , odaya girdiğinde sessizleşen adımlar, yanda şişip inen göğüs kafesi , o güzel kadehler , güzelliğinden bir haber geçen günlerden sonra bildiği her şeyi bir daha düşündüren siyah tül kirpikleri, kıpkırmızı yollar, "bir"in yetersizliği,fark etmeyişler, yabancı sandığı bir kızın defterinde kendini buluşu ,başkası olarak gördüğü birinde böylesine var oluşu, hangisinin daha deli olduğuna karar veremeyen insanlar ve kapıyı kapatıp inişi...

Bir daha hiç bir akşam oluş aynı olmayacaktı ikisi için de...Sonuçta her gün olacaktı bu akşamlar ve "akşam oluş akşam oluş" diye başının etini yediği için, aklına kazınmıştı bir kere. Artık her "akşam oluş"ta onunla olacaktı ister istemez...Bunu bilerek mi yaptı acaba diye düşündü bir an ama çok fazla soru vardı unuttu gitti. Hiç bir akşam oluş aynı olmayacaktı çünkü;  başka kimse öyle kırpmayacaktı gözlerini, biliyordu. Haberi yokken onunla bu kadar çok uyuyan başkası  daha yoktu hem. Yokluğuna bilmeden o kadar alıştırmıştı ki onu,kız yanında uyurken uykularından uyanıp soru işaretleri ile yüzüne bakıyor, adını söyleyip gerçekten yanında olduğuna kanaat getirince de gülümseyip geri yatıyordu. Dahası, gecenin bir yarısı nasıl olur da böyle güzel kalabiliyordu buna da aklı ermeyecekti tabii hiç. Nasıl fark etmemişti aylarca bunu? Hiç bilmeden hep içinde olduğu bu dünyaya şaşmış kalmıştı. "Sen" demişti kız ona ; " Sen yokken çok güzel şeyler yaptık biliyor musun? Sen ve ben yani, içimde..."

 O kadar şaşırmıştı ki , sorular sorup duruyordu kendisine. . . Fazla mı gelmişti yoksa ? Gecenin bir yarısı uyanıp da kendisine gülümseyerek; "Gerçekten burda mısın?" diye soran bu kızın ona sunduğu bu dünya biraz fazlaydı sanki. Tüm o üzgün yattığı gecelerde onun yanında olamadığı için kendine kızıyordu şimdi, bir de böylesine birinin içindeyken, dışarda yalnız hissettiği günlere, gecelere...

Gülümsedi. Soruları unuttu, radyoyu açtı. İşte o metronun ordan geçiyordu sonra dün şehir merkezini bulamadığında onu aradıktan sonra hissettiği o garip yakıcı hissi tekrar hissetti; 5-10 dakika içinde buluşacaklarını bilmesine rağmen içi hırsla yanmıştı;  "Bilmediğim bir şehirde tek bildiğim o..." diyordu içinden. "Hemen onu bulmalıyım." Neyin telaşıydı bu bir türlü anlamadan basmıştı gaza . Kumlarda düşmesin diye bileklerinden tuttuğunda saçlarının rengi o kadar da koyu gelmemişti gözüne vuran akşam güneşi ile, evet bir akşam oluştu ve birlikte akşam ediyorlardı. Şimdi anlamıştı onu neyin güzelleştirdiğini. Benzinlikte zorla durduklarında ise arabaya yürürken ona dönüp bakanları fark etmişti, odaya girmiş uyuduğunu sanıp defteri ile geri çıkmıştı sessiz adımlarla sonra arabaya ilk bindiğinde görebiliyordu heyecandan kalbinin nasıl attığını,şişip şişip iniyordu göğüs kafesi kalbini zaptetmek için, dudaklarının kadehe değdiği anlarda başını çevirmişti, görmemeliydi bunu. Kahverengi sayfalarda kendini okuduğu o kelimeler , konuşması bittiğinde "İşte böyle oldu" derken uzanıp ellerini tutuşu, çok utanıyordu ama cesaretten gözleri alev alevdi. Sonra onu öptü ve indi arabadan, kahverengi kapısına doğru gitti. Bir şey vardı gidişinde, bir çok şarkı vardı mesela. Yetmiş miydi yani "bir" ? 

"Yetecek." demişlerdi. "Böyle olması gerekiyor."

"Söz veriyorum, seni sevdiğim günü unutacağım. Hepsini..." demişti kız yanında uzanırken, "Biz hariç herkes mutlu olsun..."  Bu anı unutamıyordu. " Seni hiç sevmiyormuş gibi yaşayacağım..."


Yine telefonu çalmalara başlamış, şehir soğumuştu, bildiği bu şehrin yollarında siyah belasını sürdü gitti. Aklında o cümle baştan baştan tekrar ediyordu; " Bilmediğim bir şehirde tek bildiğim o..."  Peki ya çok iyi bildiği bu şehirde ?

Kız evine girdi. Bir bardak su alamayacak kadar başı dönüyordu , aynanın karşısına oturdu . Vücudunun her ama her yerinde arabadan inip de evine girdiği o kısa zaman içinde sanki ağrılı yaralar çıkmış, kabuk bile tutmuş şimdi ise kabuklar sökülmüş bir bir yanıyorlardı. Anlaması çok sürmedi, ellerine, yüzüne, dudaklarının kenarlarına, kendisine şöyle bir bakıp, gülümsedi. O'nun bıraktığı parmak izleriydi  tenindeki bu yangını çıkaran... O'nun parmak uçlarının değdiği her bir hücresi tepki veriyor teni ise bunu dile getiriyordu hepsi bu...

  Metro çıkışı tam ortada durduğu anı hatırladı utandı,  "Tam merkezdeyim hani dün geçmiştik ya içinden." diye anlatmaya çalışıyordu telefonda ama anlatamıyordu şehir merkezini bir türlü, bir an önce yanına gelsin istiyordu çünkü, kumsalda düşmeyeyim diye bileklerimden tuttu, bileklerim onun ellerinde ne kadar da küçük, kalbim onun karşısında ne kadar da küçük diye düşündü...Sonra odada öylece yatmış uyuyordu, kim bilir kafasında ne çok şey var, kim bilir ne çok derdi var, yardım edemesem bile keşke huzur verebilsem deyip defteriyle odadan sessizce çıkmıştı,kadehi ne zaman dudaklarına götürse başını çeviriyordu, fark etmişti bunu ve  burun buruna geldikleri bütün anları tek tek hatırlıyordu, kokusunu en iyi o zamanlarda almıştı çünkü ama hiç bakamıyordu uzun uzun ona, sadece öpebiliyordu. Defterini okuttuğunda yüzünde oluşan şaşkınlığı anımsayıp bir kez daha güldü ... Sonra yanında uzanırken ona söylediklerini hatırladı; "Seni sevdiğim günü unutacağım, hepsini..."  

İşte bu adamı sevmemesi gerekiyordu artık. 

Sevdiği adamı sevmemesi gerekiyordu. 

Aylarca onu tek başına sevmiş, özlemiş, şimdi ise biraz bulmuştu. Herkes hayatını kurmuş, hayatına güzelce devam ediyordu. Mahvettikleri başka hayatları önemsemiyor ve kendi hayatlarına devam ediyordu insanlar. Buna rağmen yasağı da yanlışı da aşkı da öfkeyi de en iyi onlar biliyor, her şeye karar verebilecekleri bir yere oturtulabiliyorlardı yine başka insanlar tarafından. Çok  sinir bozucuydu bu.  

Elleriyle gönderemese bile onu kaybetmiş gibi yapacaktı, bir an arkasını dönecek, yine dönüp baktığında ise kaybolduğunu varsayacaktı. Bir ömür onu özleyecek, yine kalbi her şeyde onu arayacaktı. Hatta arayıp bulacak ama uzanıp dokunamayacaktı bu sefer. 

Baş dönmesi hafiflemişti, aynanın karşısından kalktı. "Ne olursa olsun bana yalan söyleme." demişti adam ona . Bunu hatırladı. Ama söylemişti. Bir gün ona yalan söylediğini fark etse ne yapardı acaba ? Duymayı bu kadar istediği bir şey olmasa ona bu yalanı hayatta söylemezdi ama söylemişti işte yanında uzanıp loş odanın tavanına bakarken;  " Seni hiç sevmiyormuş gibi yaşayacağım."

Vücudundaki tüm o sızlayan parmak izlerini yıkamak için banyoya doğru gitti...

Arabanın camını açtı adam. "İmkansız." diyordu içinden;  "Etkilenmemek imkansız." Kızıyordu, kendini içinde bulduğu bu yeni dünyaya ve yanındaki boş koltuğa kızıyordu. "Tüm bunlardan etkilenmemek, imkansız.

Arabanın aynasında kendine baktı, sakallarına dokundu, onun tasvir ettiği şeyleri aradı yüzünde. Sonra avuç içlerine baktı, sanki görünmeyen binlerce küçük sızıntı varmış gibi terliyordu elleri. Sanki ellerinde tutması gereken bir şeyi bırakmış da, ellerindeki bu boşluğu fırsat bilen ter , görünmeyen o binlerce çatlaktan sızıyordu işte şimdi. Elleriyle tutması gerekip de tutmadığı o yokluğa tepki veriyordu vücudu, önleyemediği bir tepki olarak sızıyordu bedeninden ter... Kontrol edemediği şeylerden nefret ediyordu. Kafasını yola bakmak için kaldırırken kadehi dudaklarına götürüşünü hatırladı, , öfkeyle yandı içi, gaza daha sert bastı. Başlayacaktı artık bu işe. 

Eve vardığında tüm o sızan terden kurtulmak istiyordu, banyoya doğru gitti... 

Gece olmuştu.

Kız banyodan çıkmış pencerenin önüne kahve içiyordu. "Oh..." diyordu içinden, " Kahve çok güzel, gece çok güzel, hiç üzgün değilim yatıp uyuyacağım şimdi... Onu hiç sevmemiş gibi..."  Kahvesinden bir yudum daha aldı ama acıydı hala, bir şeker daha atmaya karar verdi. Tezgahtan bir şeker daha almak için ayağa kalkmıştı ki tutuşup alev aldığını sandı bir anda. Vücudundaki her bir nokta , yıkandığında geçti sandığı tüm o sızlayan parmak izleri başlamışlardı işte yine. 

Parmak izleri eşsizdi ve bu izleri susturup, bu izlerle örtüşecek bir tek kişi vardı bu dünyada o ellere sahip... Güldü, istedikleri kadar sızlayabilirlerdi o halde, artık gelip onları susturacak bir kişi bilmiyordu çünkü. "Offf" dedi . " Kahve çok güzel, gece çok güzel, yatıp uyuyacağım zaten şimdi...

Adam banyodan çıkmış, sakinleşmişti. Bir  kadeh bir şey içer uyurum diye düşünüyordu. Şişeyi eline alıp pencerenin önüne gitti, dışarı baktı. " Ohh.." dedi. " Ay amma da parlak bu gece... Şimdi yatıp güzelce uyuyacağım..."

 Bir kadeh almak için dönüp mutfağa doğru bir adım atmıştı ki ,şişe ellerinden düşüp yerde parçalandı. Ellerine baktı, sırılsıklam olmuş avuç içlerine... Ne olacaktı yani? Ellerinde doğru şeyi tutana kadar böyle savaşacak mıydı vücudu onunla? Eğer öyleyse devam edebilirlerdi sızıntılarına, kaldı ki kendisi bu savaşı durduracak bir ten bilmiyordu artık... "Öff" dedi. " Yatıp uyuyacağım banane.

Odasına gitti, o parlak ay ışığının sızamayacağı kadar karanlık odasında , ıslanmaya başlayan yastık kılıfında karanlık uykusuna daldı gitti.

Gecenin bir yarısı olmuştu.

Uyandı. Sanki hiç uyumamış gibi düşünmeye devam etti. "Acaba yine uykusundan uyanıp yanında olmadığımı fark edince geri yatmış mıdır gülümsemeden... Bu bildiğim şehirde ellerimin tek bildiği O...

  Ellerini dizlerine sildi. 

Yaklaşık yarım saat sonra elleri artık sadece nemliydi, sızıntı hafiflemiş neredeyse kesilmek üzereydi.  Kapısında dikilmiş sabırla açmasını bekliyordu.

Kız sağına soluna dönmeden uyumaya çabalıyordu. Döndükçe sızlıyor, döndükçe sızlıyordu. Zaten dalamıyordu doğru düzgün. Ne var ki yattıktan bir kaç saat sonra ağrıların hafiflediğini hissetti, gözlerini açtı yatağında. Ve sesi duydu, kapısında biri vardı.

Kalktı yerinden .

Kupkuru elleriyle, bıraktığı bütün izleri bir bir susturan bu adam karşısında dikiliyordu şimdi. 

Karşısında dikiliyor ve ;

  "Sen..." diyordu;  " Sen bana yalan söyledin."