28 Nisan 2015 Salı

Çok batmış bir gemi...



Tenimin artık sır tutamadığı bir akşam üstü bütün yazdıklarımı bir bir nasıl hatırlayabildiğime şaşırarak oturuyordum pencerenin önünde bahara kızmış bir şekilde." Ya üşütsün ya yaksın bu nedir ya ?" diyordum. “Böyle fırtına mı olur nisan ayında?” Kalbimiz her mevsim fırtınaya açıkken mevsimlerde bunu yadırgadığıma da sinir olmuştum ya neyse.  Sanırım belirsizliklerden yorulmuş olduğumdan bahara , fırtınaya değil , kendimeydi aslında tüm öfkem...

Aylardır hemen her gün ona yazdığım o güzel kahverengi defterimi almış tarih tarih gezerken, bazı cümlelerimi şaşkınlık içinde tekrardan okuyordum.  Bir açsalar kalbimizi ne sırlar dökülecek sokaklara diye korkuyordum çoğu sayfada… Ve ona yazdığım tüm anları hatırlıyordum tek tek.  Öyle ya herkesi her şeyi unutur da insan; nasıl hissettirildiğini asla unutmazmış...

Gel-gitlerle dolu sayfalarımı ay görse kıskanırdı bu kadarını yapamadığı için…

Bazen ağır bazen romantik bazen onun gibi hiddetli olmuşum...Bazen kızıl olmuş tenini yanımda istemişim, bazen beyaz olmuş masum bir aşkı avuçlarımda uzatmışım ona… Bazen simsiyah olmuşum ! Rimellerim süzülmüş yanaklarımdan. Sonra sapsarı olmuşum, korkmuş, heyecanlanmış, güneş gibi parlamışım… Ama en çok kıpkırmızı aşık olmuşum O’na…

 Susmuşum, ona kızamayıp yağmurlara kızmışım… Bazı sayfaları yırtmış, bazılarına 2 cümleden fazla yazamamışım. Rüyalarımda görüp gecenin bir yarısı kalkıp karanlıklarda yamuk yumuk da yazmışım, kafam iyi sayfalarca saçma sapan da…Bazen onu yenebileceğimi düşünmüş ama çoğunlukla ona teslim olmuşum... O’na ; aşık olmuşum.

 Kendime söylediğim yalanlara hiç girmiyorum bile. Her detay ve tüm kelimelerim tabii bize özel ve bu defter ona ait.

Ama ; hoşuma giden bazı tarihlerden seçtiğim bazı cümleler de sizin olsun şimdi…   Kalbiniz aşkla dolsun.

 İşte ilk sayfadan kalbime hücum edenler mesela;
26.01 /// Allah'ım tüm gün alevler içinde yandım ve kaçamadım.

                  Aman Tanrı'm sana hiç dokunmadan mı öleceğim?
Öyle safmış ki kalbim ona hiç dokunmadan duracak bir gün diye korku ile yanmış durmuş bir pazartesi akşamında...
27.01 /// Korkum cesaretimi yenemedi, aşk her zaman kazanır.
Ve cesaretimin gazabına uğradığım o gün...
29.01/// Onsuz uyudum, yine uyumam gerekecek. Buna alışmak zorundayım. Kalp kırılmadan iyileşmezmiş, öyle söyledi.
Her şeyi güzelce özetleyip gidişi , hiç unutamadığım bir andı.
30.01 /// Onu istediğim gibi kimseyi istemek dahi istemiyorum. Milyon tane detay var aklımda ve düşündükçe yatışmıyor kalbim.
Bütün ama bütün vücudu durabilir bir insanın evet, ama aşık bir insan öldüğünde en son kalbi duracaktır buna emindim.
31.01 /// O kadar kaçtım ki ondan, kimselere bir şey diyemedim. 6. filan bitti kafam çok iyi şu an ve her şey bulanık. Her şey bulanık ama onun yüzü net. İşte aşkın size yaptığı budur.  Ona çok aşık öleceğim . İçimdeki aşka ona çok aşık ölmek yakışır zaten.
Hahaha kafam çok iyiymiş … İçkili iken her şey bir ise iki oluyor. Normalinden çok hissediyorsunuz. Uyuyabilmek istiyordum o gece o kadar, onu bile istemiyordum yanımda hatta ama çok net hatırlarım hala nasıl sabahladığımı.
2.02 /// Hadi benim içimdeki aşk, korkumu yerle bir ediyor. O'nun nesi var ?  ( Sabah )

2.02 /// Bu kadar aşkı taşıyamayacağım galiba:) Ben deliyim evet ama o benden de deli ve beni ancak böyle bir ruh bastırabilir zaten. Konuşmasını duysan başka kimse ile bir daha konuşmak istemezsin. Birini sevmek gerçekten kör yaşamak gibi. ( Öğleden sonra )

Hahaha işte böyle oluyor. Cansız bir deftere onun konuşmasına duyduğunuz hayranlığı anlatırken buluyorsunuz kendinizi !

4.02 /// O kadar yasak ki anlatamam. O'na bu kadar aşıkken yasak olması o kadar saçma ki anlatamam.

Kafamı bozan o hiç değişmeyecek çıkmaz sokakta kendimi buluşlarım.

6.02 /// Yine de içimde sadece ikimiz kaldığımız için, artık içimde baş başa olduğumuz için çok huzurluyum.  Bir ömür seni hatırlayacağım sanırım,  yarım ve özleyerek...

6.02/// ( Gecesi) Sonuçta biliyoruz, kalbi bir kadına aitti zaten. Ben onun kadınlarıyla hiç başa çıkabilir miyim Allah aşkına?! Olsun bu adama sevmek yakışıyor.

Başkasını sevmesini sevişim?

8.02 /// Bu akşam oluşlar beni delirtecek. Çok hassaslaştım ama şimdi görsem yine hiç üzülmemiş gibi gülümserim ona. Ya dünyayı karşımıza alacağız birbirimize kalkan olup ya da dünyada sadece ikimiz kalana kadar bekleyeceğiz... Haha delilik bu.

11.02 /// Yolculuk hep iyileştiriyor. Sensiz bir yolculuğun beni iyileştirebildiği kadar iyileştim. Bize düşmez sorgulamak diyor, olmuş işte... Mezara dek saklayacağım, güven bana diyor. Daha güzel ne duyabilirdim ondan ? Sana anlatmak istediğim milyon tane şey kalsa bile içimde beni anlayıp bir hayvan gibi kalbimi kırmadığın için teşekkür ederim sana.

18.02 /// Beni köşeye sıkıştırıp da öpmeyişini hatırlıyor musun? Kalbim çıkıp gidiyor o anı hatırladıkça.

19.02/// Hayatıma devam ediyor görünüp de her an seni özlüyor olacak olmama çok bozuk kafam.

26.02/// 24 gün sonra sesini duymak nasıl bir şey biliyor musun? Nefes alamadığın bir anda sudan  çıkıp havayı içine çekmek gibi. Ama yine akşam oluyor. Sapsarı ortalık, kapkara olmadan önce son bir güzellik yapıyor bize gökyüzü sanırım. Bir adamı özlerken özellikle çok acı oluyor bu akşam oluşlar. Sana yaz akşam oluşlarını anlatayım bana hatırlat. Yüzünü bir daha göremeyeceği bir adamı seven kızlara nasıl akşam olurmuş sana anlatayım. Mesela seneler sonra bir yaz günü hayal et. Saat akşam üstü 6.  Bu saat ; günün bütün güzel geçen saatlerini bir kerede yutan bir saattir. Bunu ne zaman düşünsem ağlıyorum. O'nun olmadığı bir şehirde sahildesindir. Arkadaşlarınla denize gitmiş, kitap okumuş, müzik dinlemiş, dondurma yemişsindir. Güneşin altında öylece yatmışsındır güzel güzel. Saat 6 ya doğru güneş etkisini kaybetmeye başlamıştır ve eğer ağlayacak olursan dikkat et çünkü berbat bir histir. Uzanmış yatıyorsun gözlüğün gözünde sıcaktan yanıyorsun bir de sıcak göz yaşlarını düşün. Akıyor ... Sıcak güneşin altında sıcak göz yaşları, her şeyin cıvıl cıvıl olduğu  bir kumsalda hemde . Akşam soğuk biralar içilecek canlı müzikler bir şeyler. Ah ama akşam oluyor. Gözlerini kapatmış dinliyorsun etrafı şezlongta. Dalga çıkmış , üç beş minik çocuk bağrışıyor etrafta, birisi sigara yakmış açık havada bile geliyor kokusu burnuna... Sonra bir kırpıyorsun gözünü burnunun ucu top gibi ufacık tam kıvrımına değdiriyorsun parmaklarını, bir kırpıyorsun gözünü, parmak uçların yanağına dokunuyor, bir iz var orda... Bir kırpıyorsun gözünü omzuna değiyor parmakların, bir kırpıyorsun burnunun dibinde gülüyor sana... Doğruluyorsun yerinden, güzel bir yaz akşamında ne işin var senin bu sahilde , benim ta içimden çıkıp geliyorsun burnumun dibine kadar ... Ah … Sonra; “Hadi !”diyor arkadaşların, “Akşam için hazırlanacağız, gidiyoruz.” Tamam biz gidelim de o nerede? "O nerede?" diye soruyorsun kendi kendine. Düşüveriyor aklına adam. O uzakta, o başka şehirde. Canlı müzikte yanımda bana sarılıp şarkı söyleyemeyecekse, bir tane daha içki içme kavgası yapmayacaksak, herkesten sıkılıp arabaya atlayıp sevişmeye kaçamayacaksak, İzmir'i özleyip basıp gidemeyeceksek, elimizde şişeler sabahlamayacaksak, pazartesi olunca hiç dağılmamış gibi işe gitmeyeceksek, kalabalıklarda hiç sevişmemiş gibi ciddi olmaya çalışmayacaksak ve o ciddi halimizle gece yatakta dalga geçmeyeceksek, yaz bitiyor diye içten içe acıyıp, kışın hayalini kurmayacaksak, sen bana dondurma almayacaksan başlarım akşam için hazırlanmaya o yaz akşamında ben...

Akşam olup müzik çalmaya başlayınca; " Seni özledimmmm." diye arayamayacaksam, senin o ciddi ortamlarında ben seni edepsiz bir mesajla bulandıramayacaksam, “Seni özledim.” dedim diye pat diye gelip kalbimi darmadağın etmeyeceksen, sen " Gidiyoruz." dediğinde ben; " Nereye? " diye sormadığım her seferinde şaşırmayacaksan bana , seninle konuştuktan sonra telefonu kapatırken arkadaşlarım hınzırca gülmeyecekse halime ben ne yapayım o yazı söyler misin ?

Ama şimdi kış... Aynı şehirdeyiz. Sen dışarda orada bir yerdesin...

27.02 /// Dün bir yaz gecesi rüyam yarım mı kalmış? Ne yapıyorduk? İçmiş içmiş sokaklarda serserilik mi yapıyorduk? Merak etme seni kimsenin tanımadığı bir yerdeyiz , şeklini çizecek değiliz :) O yaz sıcağını, sırılsıklam eden yaz güneşini ne yapayım senin bakışınla terlemiyorsam ? Bir masanın üstünde dans etmiyorsam gecenin bir yarısı ve sen bana karşıdan bakıp içten içe in oradan diye kızmıyorsan , kalabalıkta kimseyi değil bir tek seni görmüyorsam, herkes bana bakarken ben sana bakmıyorsam , sen beni alıp götürmüyorsan oradan ah ben ne yapayım o yaz akşamını?

Kimi sevdiğini iyi bileceksin. Bütün gün boğazına kadar batacağı şeyleri bırak o seçsin , önemli olan dönüp sana geldiğinde ona gülümsemen. Nasıl bir adamı sevdiğini iyi bilmelisin ve gözlerini kapatmadan önce gördüğü son şey sen isen bu şeyi güzel kılmalısın.

Olmuş işte, yanlışı doğruyu sorgulamak bize düşmez. Öyle tabii.

2.03 ///Çok değil bi kaç dakika önce ... İki gram aklım vardı, onu da aldı gitti p.şt.

2.03 /// ( Gecesi) Tenimde sızım sızım sızlıyor bütün parmak izlerin ...

4.03 /// Hiç bu kadar ergenleşmemiştim. Kontrol dışı bu. Her şeye gülüp geçerken sana gülüp geçemiyorum. Kalbimin bütün gece adını sayıklamasını dinleyip duruyor ve bu isim karşısında u-yu-ya-mı-yo-rum.

7.03 /// Akşam oluyor. Daha kaç kere söyleyeceğim sana , akşam olurken beni yalnız bırakma. Sızlamaya başladı yine parmak izlerin.  Sararmadı bugün hava akşam olurken, buz gibi ve gri. Aptallığım ise sonsuz.

11.03/// Şehir merkezini bulamadığın o yere gittim bugün. Tüm bunlardan hiç haberin olmaması muhteşem değil mi? Ne varsa viran bir kalpte var boşver.

14.03 /// Benim gibi nazik bir kızı böyle arabesk arabesk konuşturuyorsun ya helal sana ... İnsan sevdiğine benzermiş , anladım şimdi.

15.03 /// Eğer bu akşam yanımda olsaydın sana kalbimi gösterecektim. Bilmem anlar mısın , bilmem bilir misin kalp nedir, nerededir ?

16.03 /// Gitmeliyim buradan. Yağmurlu şehirlerde seni hatırlayıp güzel kahveler koklamalıyım. Senden sonra en güzel koku o çünkü. Gelsen de gelmesen de her şekilde yarım kalacaktım, farketmez ki.  2 saat sonra yine akşam olacak. Hani neredesin?

30.03/// Biliyordum yeşil gömleğinle buradan giderken bana yalan söylediğini yine de gülümsedim sana. Benim sevdiğim adama yazık ediyorsun sen. Şimdi soğuk yağmur var hadi ona sığınıyorsun ama cam pencere açık yanarken nasıl anlatacağım kalbime yaz akşam oluşlarını bakalım...

31.03 /// Önceden saf bir özlem vardı şimdi tenimde de sızlıyorsun. Dokunduğun her bir nokta sızlıyor. Seni düşününce dudaklarım kupkuru oluyor, bir büyü değmiş gibi çatır çatır kabuk tutuyorlar, kirpiklerim bile ağrıyor ... Ah çok batmış bir gemi bu.

2.04 /// Parmaklarımın ucunda hala hissedebiliyorum yanağındaki pürüzleri. Hiçbir şey bilmeden uyuyup uyanıyorsun.  Böyle akşam olurken başka bir şehrin sahilinde karşında oturup sana bakmak istiyorum ben. Acımadan, kanamadan...

23.04 /// Sessizliğine dayanamadığım bir noktaya varıyorum bazen ve mutlaka bir ses duyuyorum ardından... Sonra ses susuyor. Tenim seni sayıklamaya başlıyor , yok anlatamıyorum açıklayamıyorum yokluğunu ona...
İşte böyle şeyler olmuştu :)

Böyle şeyler oluyor dünyada. İnsanoğlu,  seviyor işte. Durduramıyorsun.

Bir kadını neyin güzelleştirdiğini buldum! Ne zaman aynaya baksam, yüzümde O’nu bulduğum anlarda kendime gülümsüyorum. Ellerime, kollarıma, burnuma, dudaklarıma dokunup “sevmeye” gülümsüyorum.  Hissettiğim onca kötü şeye rağmen vazgeçemediğim “aşka aşıklığıma” gülümsüyorum.  Her şeyin farkındayım ama gülümsüyorum işte.

Umutsuz bir romantiğim ben.

Sonra hayatın , avuçlarımda O’na sunduğum o masumluktan şeffaflaşmış  “aşk”ı bir katran kovasında siyahlara boğuşunu izliyor ve gerçeğe dönüyorum.

Ama hemen o çirkin sahneye arkamı dönüyorum.

Hayat asla aşk kadar masum ve güçlü olamayacak. Sanırım onu kıskanıyor ve bu yüzden tüm hırçınlığı…

İnsanlar doğuyor büyüyor aşık olunca da ölüyorlar!

Ne demişler ;

“ İnsanların çoğu 25 yaşında ölür ama 75 yaşında gömülürler.”

24 Şubat 2015 Salı

Bir akşam oluş



Telefonun ekranı dahi kırmızı olmuştu.

Gözü kahverengi kapıya takılıp duruyordu. Siyah beyaz çizgiler, tül, kırmızı... Bilse daha önce yoklardı kalbini. Nereden bilecekti ki nereden ? Böylesine bir şey ; nasıl olur da kendisine kalbini teklif ediyor olabilirdi? 

Hava soğuktu ve merdivenlerden ne ara indiğini hatırlamıyordu. Kapıya geldiğinde nefesini tuttu ve çıktı. Bu sefer O'ydu. O renk ve O, o adam... Bacakları titriyor, aklı bütün kalbine savaş açmış elinde bir kılıçla mantığın  sınırlarında bekliyordu ama kalbinin oralara gitmeye hiç niyeti yoktu zaten , kaldı ki mantık sınırlarına giden yolu aylar önce unutmuştu. Onunla tanıştırılmış ve o andan itibaren uzak durması gerekenler listesinde ilk sıralara yerleşen o adamla tanıştıktan hemen sonra yandaki bir sandalyeye nazikçe oturur görünerek resmen oraya çökmüş, içinden sürekli aynı şeyi tekrarlamıştı ; "Hayır, hayır, hayır...."

Sonrasında aylar süren bir sessizlik ve kapalı siyah yollar...

Cesaret; kadınlar dünyasında erkekler dünyasına oranla "zayıf" bulunan bir şey gibi yargılanmasına rağmen bunun sebebi aslında, çoğu erkeğin kadınların cesaretine olan hayranlığını dile getirememesi gibi gelirdi ona. Kadınlar çok cesur olabiliyordu, sonucunu önemsemeden ne kadar büyük adımlar attıklarına şaşırabilirdiniz. Yoksa yanılıyor muydu? Cesaret sandığı şey aslında "aşk" ın bir başka yüzü daha olabilir miydi? Daha da kötüsü "aşk" ile "aptallık" arasındaki o ince çizgiyi ayıramadığı bir diğer an mıydı bu da ? Hayır şu noktada yanılmak; bütün geçirdiği o uykusuz gecelere, bitirdiği kadehlere , önünden ona gülümseyip gidişini izlediği akşamlara , yalanlara , her şeye ihanet olurdu. Yanılmıyordu işte. Böylesine gülümseten şey eğer aptallık ise öyle kalabilirdi o zaman, bununla uğraşamazdı, şimdi gülüşünü saklamaya odaklanması gerekiyordu. 

Günler, gizler geçti. Sönüp giden cesaretli sabahlar geçti...

Sonra bir akşam geldi çattı.

 Kalbiyle aklı birbirine çattı. Korkusuyla cesareti birbirine çattı, aşk onları ayırıp bir adım öne çıktı. Kapalı siyah yollar yüzünden, gözleri başka renk görememekten kör olmak üzereydi. O akşam bir renk gördü, hangi renk olduğunu hatırlamıyordu ama siyahtan başka bir renkti bu.  Bir hayalin somutlaşması hangi renkse o renkti işte. Düşünmesini engelleyen bir renk. Galiba bu en sevdiği renkti. 

Duyduğunda,onun sesinden başka diğer bütün sesleri yabancılaştıran, "O" hariç kalan her şeye seni kör edip, dokunduğunda yanan bir şeyden alev çıkmamasına bile şaşırmayacak kadar bulandığın ve tek bir tonu olduğuna inandığımız siyahtan daha siyah bir Dünya'ya açılan o geçidi böylesine güzelleştiren bir körlükten, sağırlıktan,bütün ilgilere gülüp geçtiğiniz bir şeffaflık halinden, korkulardan sıyrılışlardan, aşırı his ile hissizleşmekten ve inanmaktan ibaretti aşk.

O'na anlattı. Kalbi kırılmadı. Anlaştılar.

Siyah beyaz çizgiler, tül ve kırmızıdan önce ise uzunca bekledi kız.

Şarap onu güzelleştiriyor ama hırçınlaştırıyordu. Sabahları sakinliyor , akşam oluşlarda adeta çıldırıyordu. Yavaş yavaş akşam çökmeye başlasın, sanki kanı vücuduna fazla gelmeye başlıyordu. Geceleri saati fark ederse uyuyor fark etmezse geceyi güne bağlıyordu.

Aklı elindeki kılıcı biraz  gevşek tutmaya başlasın,düşünceleri onu dudağını ısırtacak hale getiriyor, biraz bile gevşettiğine pişman ediyordu aklını. Zaten aklı onu zaptedemeyecek kadar zayıf kalıyordu çoğunlukla, yasakları kabul etmiyor, yanlışlara gülüyor, "dur"dan "sus"tan asla anlamıyordu bu kız. Kalbi ise şuursuzca bütün bedeninde gezip duruyordu. Şımarık!

Ay ışığının altında bir yola uzanıp gökyüzüne bakmak istiyordu kollarını açarak.

Bir akşam oluşa daha tahammülü kalmamıştı. Gerçekleri bir kenara bıraktı. Gözlerini kapattı, fotoğraf çeker gibi flaşlar kare kare önünde sıralanıyordu şimdi.

Bir metro çıkışı, asla bulunamayan o şehir merkezi , sahile düşen akşam ışığı , benzinlik , odaya girdiğinde sessizleşen adımlar, yanda şişip inen göğüs kafesi , o güzel kadehler , güzelliğinden bir haber geçen günlerden sonra bildiği her şeyi bir daha düşündüren siyah tül kirpikleri, kıpkırmızı yollar, "bir"in yetersizliği,fark etmeyişler, yabancı sandığı bir kızın defterinde kendini buluşu ,başkası olarak gördüğü birinde böylesine var oluşu, hangisinin daha deli olduğuna karar veremeyen insanlar ve kapıyı kapatıp inişi...

Bir daha hiç bir akşam oluş aynı olmayacaktı ikisi için de...Sonuçta her gün olacaktı bu akşamlar ve "akşam oluş akşam oluş" diye başının etini yediği için, aklına kazınmıştı bir kere. Artık her "akşam oluş"ta onunla olacaktı ister istemez...Bunu bilerek mi yaptı acaba diye düşündü bir an ama çok fazla soru vardı unuttu gitti. Hiç bir akşam oluş aynı olmayacaktı çünkü;  başka kimse öyle kırpmayacaktı gözlerini, biliyordu. Haberi yokken onunla bu kadar çok uyuyan başkası  daha yoktu hem. Yokluğuna bilmeden o kadar alıştırmıştı ki onu,kız yanında uyurken uykularından uyanıp soru işaretleri ile yüzüne bakıyor, adını söyleyip gerçekten yanında olduğuna kanaat getirince de gülümseyip geri yatıyordu. Dahası, gecenin bir yarısı nasıl olur da böyle güzel kalabiliyordu buna da aklı ermeyecekti tabii hiç. Nasıl fark etmemişti aylarca bunu? Hiç bilmeden hep içinde olduğu bu dünyaya şaşmış kalmıştı. "Sen" demişti kız ona ; " Sen yokken çok güzel şeyler yaptık biliyor musun? Sen ve ben yani, içimde..."

 O kadar şaşırmıştı ki , sorular sorup duruyordu kendisine. . . Fazla mı gelmişti yoksa ? Gecenin bir yarısı uyanıp da kendisine gülümseyerek; "Gerçekten burda mısın?" diye soran bu kızın ona sunduğu bu dünya biraz fazlaydı sanki. Tüm o üzgün yattığı gecelerde onun yanında olamadığı için kendine kızıyordu şimdi, bir de böylesine birinin içindeyken, dışarda yalnız hissettiği günlere, gecelere...

Gülümsedi. Soruları unuttu, radyoyu açtı. İşte o metronun ordan geçiyordu sonra dün şehir merkezini bulamadığında onu aradıktan sonra hissettiği o garip yakıcı hissi tekrar hissetti; 5-10 dakika içinde buluşacaklarını bilmesine rağmen içi hırsla yanmıştı;  "Bilmediğim bir şehirde tek bildiğim o..." diyordu içinden. "Hemen onu bulmalıyım." Neyin telaşıydı bu bir türlü anlamadan basmıştı gaza . Kumlarda düşmesin diye bileklerinden tuttuğunda saçlarının rengi o kadar da koyu gelmemişti gözüne vuran akşam güneşi ile, evet bir akşam oluştu ve birlikte akşam ediyorlardı. Şimdi anlamıştı onu neyin güzelleştirdiğini. Benzinlikte zorla durduklarında ise arabaya yürürken ona dönüp bakanları fark etmişti, odaya girmiş uyuduğunu sanıp defteri ile geri çıkmıştı sessiz adımlarla sonra arabaya ilk bindiğinde görebiliyordu heyecandan kalbinin nasıl attığını,şişip şişip iniyordu göğüs kafesi kalbini zaptetmek için, dudaklarının kadehe değdiği anlarda başını çevirmişti, görmemeliydi bunu. Kahverengi sayfalarda kendini okuduğu o kelimeler , konuşması bittiğinde "İşte böyle oldu" derken uzanıp ellerini tutuşu, çok utanıyordu ama cesaretten gözleri alev alevdi. Sonra onu öptü ve indi arabadan, kahverengi kapısına doğru gitti. Bir şey vardı gidişinde, bir çok şarkı vardı mesela. Yetmiş miydi yani "bir" ? 

"Yetecek." demişlerdi. "Böyle olması gerekiyor."

"Söz veriyorum, seni sevdiğim günü unutacağım. Hepsini..." demişti kız yanında uzanırken, "Biz hariç herkes mutlu olsun..."  Bu anı unutamıyordu. " Seni hiç sevmiyormuş gibi yaşayacağım..."


Yine telefonu çalmalara başlamış, şehir soğumuştu, bildiği bu şehrin yollarında siyah belasını sürdü gitti. Aklında o cümle baştan baştan tekrar ediyordu; " Bilmediğim bir şehirde tek bildiğim o..."  Peki ya çok iyi bildiği bu şehirde ?

Kız evine girdi. Bir bardak su alamayacak kadar başı dönüyordu , aynanın karşısına oturdu . Vücudunun her ama her yerinde arabadan inip de evine girdiği o kısa zaman içinde sanki ağrılı yaralar çıkmış, kabuk bile tutmuş şimdi ise kabuklar sökülmüş bir bir yanıyorlardı. Anlaması çok sürmedi, ellerine, yüzüne, dudaklarının kenarlarına, kendisine şöyle bir bakıp, gülümsedi. O'nun bıraktığı parmak izleriydi  tenindeki bu yangını çıkaran... O'nun parmak uçlarının değdiği her bir hücresi tepki veriyor teni ise bunu dile getiriyordu hepsi bu...

  Metro çıkışı tam ortada durduğu anı hatırladı utandı,  "Tam merkezdeyim hani dün geçmiştik ya içinden." diye anlatmaya çalışıyordu telefonda ama anlatamıyordu şehir merkezini bir türlü, bir an önce yanına gelsin istiyordu çünkü, kumsalda düşmeyeyim diye bileklerimden tuttu, bileklerim onun ellerinde ne kadar da küçük, kalbim onun karşısında ne kadar da küçük diye düşündü...Sonra odada öylece yatmış uyuyordu, kim bilir kafasında ne çok şey var, kim bilir ne çok derdi var, yardım edemesem bile keşke huzur verebilsem deyip defteriyle odadan sessizce çıkmıştı,kadehi ne zaman dudaklarına götürse başını çeviriyordu, fark etmişti bunu ve  burun buruna geldikleri bütün anları tek tek hatırlıyordu, kokusunu en iyi o zamanlarda almıştı çünkü ama hiç bakamıyordu uzun uzun ona, sadece öpebiliyordu. Defterini okuttuğunda yüzünde oluşan şaşkınlığı anımsayıp bir kez daha güldü ... Sonra yanında uzanırken ona söylediklerini hatırladı; "Seni sevdiğim günü unutacağım, hepsini..."  

İşte bu adamı sevmemesi gerekiyordu artık. 

Sevdiği adamı sevmemesi gerekiyordu. 

Aylarca onu tek başına sevmiş, özlemiş, şimdi ise biraz bulmuştu. Herkes hayatını kurmuş, hayatına güzelce devam ediyordu. Mahvettikleri başka hayatları önemsemiyor ve kendi hayatlarına devam ediyordu insanlar. Buna rağmen yasağı da yanlışı da aşkı da öfkeyi de en iyi onlar biliyor, her şeye karar verebilecekleri bir yere oturtulabiliyorlardı yine başka insanlar tarafından. Çok  sinir bozucuydu bu.  

Elleriyle gönderemese bile onu kaybetmiş gibi yapacaktı, bir an arkasını dönecek, yine dönüp baktığında ise kaybolduğunu varsayacaktı. Bir ömür onu özleyecek, yine kalbi her şeyde onu arayacaktı. Hatta arayıp bulacak ama uzanıp dokunamayacaktı bu sefer. 

Baş dönmesi hafiflemişti, aynanın karşısından kalktı. "Ne olursa olsun bana yalan söyleme." demişti adam ona . Bunu hatırladı. Ama söylemişti. Bir gün ona yalan söylediğini fark etse ne yapardı acaba ? Duymayı bu kadar istediği bir şey olmasa ona bu yalanı hayatta söylemezdi ama söylemişti işte yanında uzanıp loş odanın tavanına bakarken;  " Seni hiç sevmiyormuş gibi yaşayacağım."

Vücudundaki tüm o sızlayan parmak izlerini yıkamak için banyoya doğru gitti...

Arabanın camını açtı adam. "İmkansız." diyordu içinden;  "Etkilenmemek imkansız." Kızıyordu, kendini içinde bulduğu bu yeni dünyaya ve yanındaki boş koltuğa kızıyordu. "Tüm bunlardan etkilenmemek, imkansız.

Arabanın aynasında kendine baktı, sakallarına dokundu, onun tasvir ettiği şeyleri aradı yüzünde. Sonra avuç içlerine baktı, sanki görünmeyen binlerce küçük sızıntı varmış gibi terliyordu elleri. Sanki ellerinde tutması gereken bir şeyi bırakmış da, ellerindeki bu boşluğu fırsat bilen ter , görünmeyen o binlerce çatlaktan sızıyordu işte şimdi. Elleriyle tutması gerekip de tutmadığı o yokluğa tepki veriyordu vücudu, önleyemediği bir tepki olarak sızıyordu bedeninden ter... Kontrol edemediği şeylerden nefret ediyordu. Kafasını yola bakmak için kaldırırken kadehi dudaklarına götürüşünü hatırladı, , öfkeyle yandı içi, gaza daha sert bastı. Başlayacaktı artık bu işe. 

Eve vardığında tüm o sızan terden kurtulmak istiyordu, banyoya doğru gitti... 

Gece olmuştu.

Kız banyodan çıkmış pencerenin önüne kahve içiyordu. "Oh..." diyordu içinden, " Kahve çok güzel, gece çok güzel, hiç üzgün değilim yatıp uyuyacağım şimdi... Onu hiç sevmemiş gibi..."  Kahvesinden bir yudum daha aldı ama acıydı hala, bir şeker daha atmaya karar verdi. Tezgahtan bir şeker daha almak için ayağa kalkmıştı ki tutuşup alev aldığını sandı bir anda. Vücudundaki her bir nokta , yıkandığında geçti sandığı tüm o sızlayan parmak izleri başlamışlardı işte yine. 

Parmak izleri eşsizdi ve bu izleri susturup, bu izlerle örtüşecek bir tek kişi vardı bu dünyada o ellere sahip... Güldü, istedikleri kadar sızlayabilirlerdi o halde, artık gelip onları susturacak bir kişi bilmiyordu çünkü. "Offf" dedi . " Kahve çok güzel, gece çok güzel, yatıp uyuyacağım zaten şimdi...

Adam banyodan çıkmış, sakinleşmişti. Bir  kadeh bir şey içer uyurum diye düşünüyordu. Şişeyi eline alıp pencerenin önüne gitti, dışarı baktı. " Ohh.." dedi. " Ay amma da parlak bu gece... Şimdi yatıp güzelce uyuyacağım..."

 Bir kadeh almak için dönüp mutfağa doğru bir adım atmıştı ki ,şişe ellerinden düşüp yerde parçalandı. Ellerine baktı, sırılsıklam olmuş avuç içlerine... Ne olacaktı yani? Ellerinde doğru şeyi tutana kadar böyle savaşacak mıydı vücudu onunla? Eğer öyleyse devam edebilirlerdi sızıntılarına, kaldı ki kendisi bu savaşı durduracak bir ten bilmiyordu artık... "Öff" dedi. " Yatıp uyuyacağım banane.

Odasına gitti, o parlak ay ışığının sızamayacağı kadar karanlık odasında , ıslanmaya başlayan yastık kılıfında karanlık uykusuna daldı gitti.

Gecenin bir yarısı olmuştu.

Uyandı. Sanki hiç uyumamış gibi düşünmeye devam etti. "Acaba yine uykusundan uyanıp yanında olmadığımı fark edince geri yatmış mıdır gülümsemeden... Bu bildiğim şehirde ellerimin tek bildiği O...

  Ellerini dizlerine sildi. 

Yaklaşık yarım saat sonra elleri artık sadece nemliydi, sızıntı hafiflemiş neredeyse kesilmek üzereydi.  Kapısında dikilmiş sabırla açmasını bekliyordu.

Kız sağına soluna dönmeden uyumaya çabalıyordu. Döndükçe sızlıyor, döndükçe sızlıyordu. Zaten dalamıyordu doğru düzgün. Ne var ki yattıktan bir kaç saat sonra ağrıların hafiflediğini hissetti, gözlerini açtı yatağında. Ve sesi duydu, kapısında biri vardı.

Kalktı yerinden .

Kupkuru elleriyle, bıraktığı bütün izleri bir bir susturan bu adam karşısında dikiliyordu şimdi. 

Karşısında dikiliyor ve ;

  "Sen..." diyordu;  " Sen bana yalan söyledin."








31 Mayıs 2014 Cumartesi

Gülümse

Aşk bir keredir, bir sonraki aynı yeri bulur mu ?

Ferah ferah uyurdum , kocaman rahatça, pürüzsüz nefeslerle. Yanmadan…

O da uyurdu tabii, uyumaz mıydı hiç? Hem uyur, hem uyuturdu.
Ya da uyur ama çoğunlukla uyutmazdı.
 Ne yapacaktım yani? Gece gündüz durmadan yanacak mıydım? O zaman ölmeyecek,sorgulanmayacaktım demek ki hiç.  Cehennemde gibi gece gündüz yanmaya başlamış olduğuma göre … Ya da daha kötüsüydü, günahlarımın kefareti için şimdiden yanmaya başlamam gerekiyordu…
İki türlü  de kötüydü işte. Pff hep kötüydü.
Sonra bütün gülümsediğim anları hatırladım. Ama yanarken güldüklerimi ayırdım. İnanmadan güldüklerimi de… Gülmeden güldüklerimi ayırdım işte.
Düşündüğüme, kelimelerime değmeyenleri de ayırsa mıydım acaba ? O zaman da bir daha hiç yazamazdım ya...
Mutluları bir yere, mutsuzları yanıma ayırdım. İçimi ikiye böldüm ayırdım. Önceyi sonrayı ayırdım,adaleti haksızlığı ayırdım.
Sanki en iyi yaptığım iş buymuş gibi, benim işimmiş gibi her şeyi ayırdım.
Bir gece gündüz kalmıştı birbirinden ayıramadığım bir de  kalbimi ayıramadım ben hiç ikiye, yapamadım. Bir elde tuttum onu, kendime dürüst oldum hep.
Kötüleri bir yere, iyileri bi yere ayırdım.
Bir sağ avcuma baktım gülümsedim, bir sol avcuma baktım gülümsedim.
İşte aynısını yapmıştım, bir olaya, birinden biri mutlaka yalan olarak iki kere gülümsemiştim yine.
Çok iyi ayırt ediyordum, su gibi saf görüyordum, işte oradaydı ama o pisliği sudan tutup çekecek, pisliği içimden tutup çekecek gücü bulamıyormuş gibi davranmaktan da geri durmuyordum hiç.
Bu o kadar bulanık bir andı ki nasıl gülümsediğimin önemi yoktu, gülümsemeden uzaklaşmalıydım o kıyıdan hemen.
Güçsüzlüğüm karşısında o kadar güçlü duruyordum ki, vazgeçemiyordum bu güçsüzlükten.
Bu yüzden de  pis suyun beni boğmasına razıydım…
Ya da o pisliği alıp temiz suda öylece batacaktım.
Her halükarda boğulacaktım, o yüzden fark etmez diye düşündüm.
Nasıl da isterdim boğazıma kadar batmışken bir aynada kendimi görmeyi… Bakalım gülümsüyor muydum o zaman?
Her şeyin bu kadar uzak olmasından böyle memnun olup da yine böylesine özleyebildiğime şaşırıyordum çok.
Uzaklığa gülümsüyor, özlemime ağlıyordum. Emin değilim belki de uzaklığına ağladığımdan özlemine gülümsemeye çalışıyordum. Ben her an her şeyi hissedebilirdim sonuçta güven olmazdı bana.
İyi ya da kötü ben de  isterdim hiçbir şey hissetmemek.
Hiçbir şey hissetmemek için “iyi hissetmeyi”dahi feda edebilirim hatta artık.
Başkalarının mutluluğuna gülümser dururum ben de. Gerçekten gülümseyebilirim buna.
Hatta orada büyük bir boşluk açar,kendi mutluluğuma gülümsemek için de yer ayırırım,
 sonra o boşluktan günler geceler geçer, aylar geçer, yalanlar yanılmalar geçer, ellerimden kayıp gitmeler geçer, yalanlar, yollar, sıcaklar soğuklar geçer, sonra sadece soğuklar geçmeye başlar,bu soğuklar boşluğu büyütür büyütür ve ben bir türlü ısıtamam bir daha içimi.
O boşluk; mutluluğuna gülümsemek için ayırdığın boşluk büyür , büyür de bir türlü dolduramazsın…
Her şeye gerçek ya da yalandan bir gülümseme uydururken, kendi mutluluğuna yalandan olduğuna emin olduğun bir gülümseyişle dahi gülümseyemezsin bazen işte…
En üşüdüğün anlardır bunlar ; kendi mutluluğun için ayırdığın boşluktan aldığın soğuklar…


10 Nisan 2014 Perşembe

Buzlar

Ya dedim kırıldıkça sertleşen daha güçlü buzlar varsa bir sonraki göz kırpışında?
Benim sevgim yeter,eritirim dedim başladım ağlamaya, onları yenebileceğimi düşündüm.
Ama sonra güçlü hissettim, ağlarken gözyaşlarımı bir elimin tersiyle silip bir yandan da diğer elimin tersiyle onlara büyük darbeler vuruyordum aslında.
Yapabilirdim bunu evet, neden güçsüz olan ben olacaktım ki?
Benim kırılmışlığım onun vicdanına bir ömür yeterdi zaten, en mutlu anında ben bölecektim kalbini ortadan.
Küçüldü, küçüldü minicik kaldı gözlerimin önünde, ellerimde…Bu kadar küçük bir şey nasıl olur da böylesine yakıcı olabilirdi ?
Sonra benim kadar büyük bir şeyin huzur veremediğini hatırlayınca, küçük şeylerin de can yakabileceğini anladım. Hiçbir şeyle doğru orantılı değildi aşk. Ne güzellikle, ne fedakarlıkla ne de zamanla. Hatta zaman ile düşman bile denebilirdi beni düşünürsek. Oluyor işte yetmeyeceği tutuyor verdiğin aşkın, ben nasıl sadece gözümde küçük olduğuna inanıp kalbimdeki büyüklüğünü göz ardı ediyorsam, o da aşkımızı gözünde büyütüp içinde pekala küçültebiliyordu işte. Tertemiz bir varlığı pislikten pisliğe sokup,kirleterek sıradanlaştırıyordu.
Gülümseten anıları siliyor , mutlu anları sorulara boğuyor , korumak için deli olduğum tertemiz aşkımızı çamurla kaplıyordu.
Özenerek elimdeki tüm malzemeleri feda ettiğim harika bir şeyi parmaklarının ucuyla darmadağın ediyordu işte ve en kötüsü de o malzemeler olmaksızın  tekrar yaparak ayakta kalmasını umut edip bana öfkeleniyordu.
Bu beklentisi karşısında neredeyse gülmeye başlayacaktım. Komikti, umut vericiydi ama acıydı.
Aşkımız için harcamayı çok gördüğü çabayı, bir saklayış için, beni alaşağı ederek, sırtımda yükselttiği bir başkası için harcaması, beni eğmesi tabii ki de beklentisini gülünç kılıyordu. Neredeyse kahkahayı basacaktım ya...
İnanmışlık kabul edişimi hızlandırıyordu evet ama unutturmuyordu. Malzemeler çok eksilmişti söyledim size.
İçimi parçalayacak kadar yüksek seste olduğuna inandığım ama gerçekte gözyaşlarının düşüşü kadar sessiz bir ses ; “ Git” diye haykırıyordu sürekli içimde. İçimi yırtıp çıkacak sanıyordum ama aynı zamanda birileri duyacak diye de utanıyordum. Neyse ki, ancak  gözyaşlarımın düşüşü kadar sesli olabileceğini öğrendim. Sessizliğinden rahatlamıştım ama duyulmaması da canımı sıkıyordu. Duyulsun istiyordum ama kimse gitsin istemiyordum.
Çoğu zaman cümleleri kurup kurup yutuyordum, çok iyilerini feda ettiğimi söyleyebilirim.
Sınanan bir aşk en son istediğim şeydi ve ben hayatta her zaman istediğim şeyler olacak sanıyordum. Böylece kendim de sınanmış oldum.
Aşık olmak için gönlünü bir kişiye sonuna kadar açan salakların başlangıcını yazayım istiyorum.
Bu ilk baslarda nasıldı biliyor musunuz? Uzun süre kapalı kapılar ardında size aydınlığın anlatılıp, sonra da güzel bir bahar günü dışarı salınıvermek gibiydi… Akşam olacağından hiç bahsedilmemişti ve biz kainatın en doğal şeyi ile bir akşam oluş ile öylesine hayal kırıklığı yaşamış ve  mahvolmuştuk ki…Hep aydınlığı dinlemek ve aydınlığa inanmaktan aşkın da bin bir türlü akşam oluşlarını bilememiştik, kalbimiz kırılmış ve ertesi sabah buluştuğumuz aydınlık bize artık sadece akşam da olacağını hatırlatır olmuştu.
Unutamıyorduk, unutamıyorduk işte akşamları karanlıklarda üzgün kıvrılıp yatmalarımızı.
Unutmak için bütün yollar kapalıydı, hatta unutmaya çalışmaya başlamak bile bir hatırlayıştı. Ama hatırlamak için tertemiz ve apaçıktı yollar, bir saç rengi,bir mesaj sesi, bir bilet, bir kırık gülümseyiş, bir yol, bir hiçbir şey hatta, her şey hatırlatmaya bir bahane,beynin kalbe bir misillemesi, bir kötülüğüydü. Kalbimiz ise, zavallı kalbimiz;her seferinde içinde taşıdığı aşk denilen hastalıklı hissin her şeyin üstesinden geleceği ve beynimizi alt edecek olduğu yanılgısı içinde boğuluyordu.
Kalbin kırıldığı o nokta, “yine o büyük küçük fark etmeyen durumlar” o minik nokta büyük sızıntı veriyordu işte, içinden kurtçuk gibi taşan yalanlar kırık noktayı besleyip duruyor ve büyümeyecek ama en mutlu anlarda sızıntı yapabilecek bir yaraya dönüştürüyordu. İnanmak, böyle anlarda anlamını yitiriyor ve hırslı ve hastalıklı bir güce dönebiliyordu,vazgeçişlere itiyor ama yaranın acısını bahane ederek yine acı verene sarılıvermiş buluyordunuz kendinizi, onda huzur buluyordunuz. İşte tam bu noktada başlıyordu aşık olduğunuz gerçeği, mantıklı bir iş yapamıyor oluşunuzdu aşk.
Güçlü olduğunuzu sandığınız anlarda, sizi güçlü olmak zorunda bırakmış kişinin kollarındaydınız işte. Bunun neresi doğruydu ki?
Bunlardan ibaretti işte sevmek ve kalbimiz.
Ha güzel aşklar da yok mu , savaşsız yalansız gözyaşsız? Var , var elbette ama bize asla uğramayacak.
Zaten onlar saman gibi, kalp tokluğuna seviyorlar, sevme sevilme ihtiyacı kadar, bizim tutkuyla ısırdığımız bir pizza bir hamburger değil ki canım J 




25 Kasım 2013 Pazartesi

Fikrinden uyuyamayanlar

Bir şeyler öğrensinler diye acı çekip duran şeyler yaratıp ortalığa salmak iyi bir fikir miydi?
Size acı veren şeylerin üstüne gidiyorsunuz, işe yaramıyor. Yakalı bir tişörtün eski kokusuyla baş başa kalıyorsunuz. 
Üzüntü verip ortalığa saldığım bir şeyler olsaydı, bunun ardından hala beni sevip sevmiyor olduklarını sorgulayamazdım sanırım.
Senin yokluğunda; bir limon ağacının dibine oturmuş baygınlık veren kokular arasında kelimelerden yol yapıyordum sana. Ulaşacağıma inanarak bir bir sıralıyordum işte. Umut ediyordum. Çünkü üzülmek kadar umut etmeyi de öğretmişti bize Tanrı. Üzüldüğümde tavır aldığım, mutlu olduğumda gözlerimle gülümsediğim ve bir isteğim olduğunda yakardığım Tanrı.
O'na zavallı bir şekilde çok kızgınım, sana gittiğin için çokk kızgınım, en çok kendime, bu kadar çok hissettiğim için kızgınım. Sonra başa dönüyoruz, hissetmemi sağladığı için Tanrı'ya, kötü hissetmeme sebep olduğun için sana ki bu aslında sen değilsin,sen beni asla üzmezsin bilerek,işte en çok kendime, hissettiğim için, diye gidiyor...
Ama en çok gözlerime kızgınım, seni gördükleri için, kulaklarıma kızgınım sesini duydukları için... Burnuma kızgınım çok, nefesten önce kokunu aldıkları için, avuçlarıma kızgınım,dudaklarıma kızgınım,her şeye o kadar kızgınım ki, yollara kızgınım, denize , koltuklara , otobüslere , başka şehirlere , yazılara ,şarkılara, çok kızgınım.
Ağlamak yasakmış gibi davranan insanlara çok kızgınım, ağlayan insanlarla uğraşamayan bencilliklere kızgınım, uzaktan beni sıcacık ısıtabilenler varken,yanımda yakınımda buz gibi uzak herkese çok kızgınım.Onların aptallıklarına kızgınım.
Boşver herkesi, biz bunu ikimiz çekiyoruz sadece. 
Uykuya hemen daldığım geceleri özlüyorum, kaşlarımı çatmadan gözlerimi kapattığım gecelerimi özlüyorum, mutlu uyandığım sabahları özlüyorum. 
Böylesine aptal hissetmediğim günleri…

Seni çok özlüyorum.

29 Kasım 2012 Perşembe

ölü aşk diyarları III


Hava alanı yolları,tanıdık,soğuk.Bir kış gününde tüm vücudunuz üşürken küçük bir ateşte sadece elleriniz ısınır ya. Öyle keskin bir his bu yollarda... Hüzünlü kışın içinde gidiyoruz,gidiyoruz… Hava alanından yine bindik,biz üçümüz eve gidiyoruz.
Ne saçmalık ne vazgeçiriş bu Tanrı'dan.
Tanrı bu kadını böylesine alevlerle yaratırken onu cehennem ateşi ile korkutabileceğini nasıl düşünmüş olabilir ? Yoksa o da mı bilmiyordu bu yangının çığrından çıkacağını ?
Ben ? Peki ya ben ne düşünüyordum -
Ben ona böylece bakıp gitmelerimde ne düşünüyordum?
Çığrından çoktan çıkmış bu yangının bana da sıçramasını umut etmekten başka ne düşünüyordum ben ?
***Dudaklarım yanınca çok güzel olur benim! Hahaha- Ateşler içinde kalır da rengini anlayamazsın. Bana bakışları ne renk bu adamın ? Ne diye uzun uzun bakmaz bana da yine de it gibi susar anlamam. Onun kadar susamayı ne kadar isterdim. Onun kadar su ile bastırmayı kendimi! Ah belki yine de sönmüyordur  yüzüne yüzüne çarptığı sularla… Sadece gözlerinin önünde tüten dumanlar ve bu grilik…Ona söndüğünü zannettiriyordur!? Ateşten mi buğudan mı masumiyetinden mi bu dumanlar o hiç bilmez. Ben biliyor muyum? Hayır. Birbirimizde çözemediğimiz renkler olmalı ve bu renkleri çözmek için ise ; bende siyah tüller,onda ise bir parça zorbalık olmalı .Ahh yine mi mola vereceğiz???***
Mola veriyoruz sonunda. Tanrı’nın beni hatırlamış olması ne güzel.
Off ben açsam şu ellerimi sana,çağırsam seni gelir misin bana kadın? Tüllerinle…Tüllerini kollarıma bırak. Beni öylece paramparça bırak.Renklerini nereye bıraktın sen? Bu dudaklarının rengini nerede bıraktın ? Hep kırmızının bayağılığından ve alışılmışlından uzak hayal ettiğim dudaklarının rengini nerede bıraktın ki? Nerede saklıyorsun bu kadar rengi sen ? Dumanında zehirleniyorum,zehirleniyorum siyah tüllerinde.
Yine de sigara içmeliyim.
Dostum hüzünlü bu akşamüstü. Bakmıyor. Ona hiç bakmıyor.Bu kadın onun canını yakmıştır hiç şaşırmam.Arabadan indik, “Yorulmadınız mı seyahat etmekten,hava alanlarından?” diye sordum.
Gelmek zorunda değilsin.Dedi gözlerini kısıp gülümserken. İşte tanıdık,sert rüzgarlardan farksız hırçınlığı!
“Ama geliyorum işte.” Diye çıktı ağzımdan.Kısa,net ama anlamsız bu didişme. Neler çektirecek bana kim bilir. Tanrı’nın ateşinde yanmayan kadına ters gittim …
Dostum güldü, “ Geleceksin tabii yavşak” dedi,  döndü markete gitti.
Alev alacağımı düşünürken, küller elimin üstüne düşmeye başladı.
***Ben senin mutsuzluklarını da alır geçerim içinden. Kızmanı istiyorum. Sinirlenmeni istiyorum bana. Hoşuna gitmeyecek şeylerden bahsetmek istiyorum. Çünkü sen, bana bakışlarının rengini göstermiyorsun! Gözlerini sımsıkı kapatmak isteyeceğin bir hale sokmak istiyorum seni.Katlanamayacağın bir ana. Beni eline geçirdiğin an parçalamak isteyeceğin kadar kötü olacağım sana ki eline geçirdiğinde tüllerimi yırtıp bana ulaşabilecek kadar zorba olasın. Ulaş bana. Bul beni. ***
Ona döndüm ve baktım! Belki yeni bir şeydi,belki değil. Ona böyle bakamamıştım ki hiç. O an bir şey fark ettim.
Bütün bildiklerimi bozacak ve beni onun kollarında eritebilecek bir hayale yaklaştıran küçük bir an geçti gitti.
Yanmıyordu!
Yaklaşılabilirdi.
Ateşlerle alevlerle beslenen bu kadın; yanmıyordu.
Bana doğru savruldu saçları ona baktığımı fark ettiğinde. Sönmüş saçlar, kirpikler,sönmüş bir renk. Neden? Mutsuz mu? Yanmıyorlar mı ? Sevişmiyorlar mı? Sevmiyorlar mı artık birbirlerini?
Birbirini besliyordu onlar. Ne oldu? Dostum sessiz kadın külsüz.
Neredeyse arsızlıktan gülümseyecektim.
“Çok üşüyorum.” Dedi.
Ağzımı açtım ki dostum geldi ve arabaya bindik. Şakaklarım patlar herhalde diye geçiriyordum içimden. Hiç durmadan aklımdan geçip geçip duruyordu kelime; üşüyorum!
Nasıl üşür.
***Ne diyecekti acaba? Ne derdi ki bana üşüdüğümü duyunca ? Nezaketine inanmadığım o ağzını tam açmıştı- Ağzının açılışı ! Lanet bir arabada gidip duruyoruz. Ben sadece yanımda oturan bu erkeğin yazık ettiği güzelliğimi ve yollara savurduğu tüllerimi bulup, arkamızda oturup duran, renksizliğiyle bile beni tutuşturan ve ne ile yanıyorsa artık saçtığı is kokusuyla başımı döndüren bu adama o tülleri ellerimle uzatmalıydım. Ah şimdi öylece oturuyorsun orda. Otur. Sevişmekten yorgun düşeceğimiz günler de gelecek.***
     Önümde oturmasına rağmen artık düşünmemeye çalışarak arkama yaslandım. Tanrım, onun beni böyle istemesi sadece bir hayal… Benim onu böylesine isteyişim ise; geceleri hayalinin beni uykularımdan uyandırması kadar gerçek ! Adil değilsin,adil değilsin Tanrı. Onu ateşinle bile yakmazken bizi cehennemin dibine atıyorsun.
Ah bu şarkı da çalmaya başlamak zorunda mıydı şimdi? … http://fizy.com/#s/1aitcs
Yine içmek,yine içmek...


24 Ağustos 2012 Cuma

ölü aşk diyarları II


Yarına kalmaz canım kollarındayım...
Uyuyup da kalma sakın .
Renkler değişip duruyor,görüyorum- içki içmedim.
Bu araba,suratıma vuran müzik,arabanın içinde esen bu şey,ateş...Ve bu ... Yo,hayır hayır bu sefer değişik bir şey var.Değişen bir renk karşımda capcanlı ve utanmasa alev alacak.Buldum mu yoksa artık?Bu solmuş ve çıplak bir bedene dökülmek üzere kurutulmuş bir gülün rengi mi?Çeksen şu ellerini dudaklarından...Pencere camları neredeyse eriyecek...Hadi çek şu ellerini,çek dişlerini dudaklarından.Sanki karşımda öylece dursa bilebileceğim ne renk olduğunu...Bilemeyeceğim,bilemeyeceğim...
Hani kimisi bir arzu ile size doğru yürür ardından da somutlaşıp gider,kimisi de sadece bir hayal olduğuna inandıracak kadar yaklaşıp gittikten sonra geceleri üzerinize gerçekten de bir hayal olarak soyutlaşarak arzu ile yürür...Bu dayanılacak gibi değildir.
Ah neyse ki şarkı biraz canlı.Dostum yola mı bakıyor yoksa üzerine acımasızca yürüyen bu arzu hali ile mi boğuşuyor,kız sadece ona mı bakıyor yoksa bir sonraki yürüyüşünde hangi dantel tüllere üzerinden kayıp da düşmüş süsü vererek onu masumiyetine inandıracağını mı hesaplıyor bilmiyordum ama ben;kafamı dinlediğimiz şarkının sözleri ile doldurmaya gerçek bir çaba ile uğraşıyordum.
Sonra sağa çekti.
''Hadi su içelim!" dedi dostum.
Kız orda öylece oturmuş hava alanından çıktığımızdan beri,sanki dudaklarında onun saklamaya çalışmadığı ama yine de gizli kalmış bir aşk ve meşk kadehinden besleniyordu.Bizi ise hayvanlar gibi susatıp;
"Ben susamadım." dedi.
Ona baktım.Susamıştım.
İçim bulandı,saçma sapan şeyler düşünmeye çalıştım,alakasız,anlamsız ama;
"Kadın!" diyordu o ses; "Kadın! Bana bak- senin güzelliğine lanet olsun. Lanet olsun bendeki bu kırmızı iştaha ve senin bu belki de insanlığın en sancılı sorularından biri olan "peki ya Tanrı nasıl oldu?" sorusu karşısında insanın kendi kendini bastırışlara iten yırtıcı kafa çevirişlerine. Nasıl böylesin? Neden? Neden böylesine tüller içinde kaybolan bir hayalsin. Git. Lanet olsun kadın senin dudaklarına parmaklarına kıvrılan etlerine gerçekliğine hapsedişlerine. Tükürdüğüm gibi kaybol sen."
İşte bu; onun size yaptığıdır.
Bir daha asla uçağa binemeyeceğim. Bir hava alanı yoluna daha girmeyeceğim.
Su boğazımdan geçti mi direk mideye mi indi bilmiyorum çünkü su değil de kum geçmiş gibi daha da yanıyordu şimdi boğazım. Hava çok sıcak.
Bir yaz günü ne diye Ege'ye dönersiniz ki siz bu sıcak havanın üstüne?
Benim şahit oluşlarım. Öğlen saatin 1 buçuğunda bunu birbirinize neden yapıyorsunuz? Çok zor değil ya dumanı içine çekeceksin sadece, nasıl sığdırıyorsun bu kadını sen bu dumana? İçine içine çekiyorsun onu-dumandan zehirli nikotinden daha derine saplanan bu kadını neden içine çekiyorsun?
Araba daha serin şimdi.
Çünkü yüzü dışarı dönük, çünkü dudaklarının ucu bile görünmüyor.
Ah ama hayır o el radyoya uzanmasın. Son 15 dakika kaldı varacağız Ada'ya. Varacağız.
Döndü bana gülümseyerek ve içimdeki sıkışmalar yetmiyormuş gibi sordu dostum;
" Akşam nereye gidelim?"
Kaçamayacak mıyım Tanrı'm ben, bırakmayacak mısın yanayım da bitsin bu!? Sevgilime gideceğim mi demeliyim, planım mı var , kardeşimle mi buluşacağım,ne ne ne ? Ne ikna eder, ne kurtarır beni?
" Bize gelin!" diye ağzımdan çıkan bu cümle...
Yolu izlemeye koyuldum, rahatladım. Sanki eve vardıklarında sevişmekten bize gelmeye vakit bulacaklarmış gibi...
Sanki sönebileceklermiş gibi, insanların içine girebilecek kadar kendilerine gelebileceklermiş gibi.
Gelmeyecekler işte.
Kurtulacağım bu içimdeki siyah tüllerden, tenlerden.
Radyo çalıyor,çalsın.
Neden sonra, kırmızı bir iştahla, siyah arzularla ve hiç keşfedilmeyip adı konamayan renkte bir tutkuyla beni savuran ama benim rengini asla bilemediğim bu kadın bana döndü; gözlerimi kırpacaktım ki kırpıp açtığımda dudaklarına dokunan parmak uçlarım çoktan gözlerinizi bir daha açmak istemeyeceğiniz hissini içinize içinize iten o bulanıklıkla uyuşmuştu bile ve duydum ;
"Yoo, direk size gidelim." dedi.
-Gidelim ve sen hiç nefes alma -
Tam karşısındayım radyonun tam.
“Gidelim.” Dedim. Gidelim lanet olsun bana.
Şarkılar çarpar yüzüne yüzüne ve tabii şiirler…
Islanmadan ağlarsın.

22 Nisan 2012 Pazar

soyut

İnsanın canını sıkmaktan başka bir işe yaramıyorsunuz hayaller.
Sürüklemekten beklemekten yormaktan...Pft.
Şu koskoca dünyada diyor bir bokkkka yaramaz hiçbir şey;eğer sen yoksan,sen benim değilsen,''O'';sen değilsen...
Tanrı bize hiç acımıyor.Kimseye acımıyor.Yemek yerken masasından kovuyor.Şarap ikram ediyor gidemiyorsun da...İçsem biliyorum ''neden içtin '' diye soracak ona da kızacak. Ne bileyim ya?!
''Ayılınca küseceğin şeyleri yapma'' diyor uğurluyor beni...Giderken yol üstü cennet cehennem...Zor işler bunlar ama karışık değil.
Sahneye çıkmış belki daha önce hiç bakamadığı gözlerin içine içine erotik bir şarkıyı söylüyor çocuk ama aşk?...O da var kalbinin köşesinde-Kan ter savaş...bertaraf etmeye çabalıyor aşkı. Ama yok o gece sevişecekler aşklı ya da aşksız.Gerçek ya da değil.Sabahına karışmam-hangisinin kalbi kırılmış hangisi daha güçlü. Ama yok ikisi de mutlu ayrılmayacak.Hiç böyle olmaz ya ...
Orayı da geçtim.
Hava alanları da var.Oturmuş sanki daha önce hiç dikkatini çekmeyen şeyler varmış gibi biletine
56418541587446358684. kez bakıyor. Saçmalık. Ama sorsan 11 saatlik yolculuk cennet...Binene kadar yani.Bırakıp her şeyi gidene kadar...Ağlayacağı noktaya siktir çekene kadar.
Kültür zehirlenmesi de yoğurtla geçer mi?Öyleyse şuna biraz yoğurt verelim.İnsan savaştan sonra ne bulsa yer herhalde zaten.Savaş bitene kadar da iki şeker verin oyalansın,boş zamanlarında da içindeki düşmanları öldürsün.Engel olmayın.
Bazen anlamıyorsun işte anlamıyorsun hiçbir şey.Bok gibi ya ne olacağı belirsiz.
Eee sürekli Tanrı'nın sofrasında şarap ver dersen o da sana anan gibi sırf kola yok yemekten de ye der.Haksız mı? Yoo,haksızsa da asla haksız değil hatta.
Aşk bizi kurtarsın silsin şu bokları,her şeyi.Ne aşkı olduğu size kalmış.Artık Tanrı mı kadın mı erkek mi evlat mı kedi mi köpek mi vatan mı ...? Ne aşkıysa. Ama temizlesin ne olur aşk bizi temizlesin.Kaynar kaynar dökül üstümüze aşk. Yak ama öldürme-Ya da öldür be daha onurlu nasıl öleceğiz sanki?Biz;pis kullar.
Onlar sabaha kadar sevişsin,uçak düşmeden insin,savaşlar bitsin,Tanrı bizi sevsin.
Ama aşk; sen herşeye kafa tut.Tanrı; seni masasından kovmayacak.
Çünkü seni üstümüze saldı,tıpkı şarap gibi.
İyi geceler.





18 Şubat 2012 Cumartesi

ölü aşk diyarları I

    Arabada düzgünce gidemiyorlardı bile,ateşler içinde yanıyorlardı  ve o onu o da onu birbirlerinden alıp gideli çok olmuştu ki yeni bir tanesine daha çok yakınlardı,emindim.Bu tartışma sonrası anında bile ben;bir yabancı olarak,beni en yakın gören onlara yabancı olarak,onların çabasız ''bir'' olmasına oranla çok yabancı olarak,her an biri diğerinin tenine geri dönecekmiş gibi hissettiren  ve neden bilmiyorum bana hep;hiçbirşey yapmama lüksü olmadan sürekli kıvranırcasına birbirlerini istedikleri hissine kapıldığım onlara oranla yabancı ben;artık acaba ateşli bir barışma seksi yaşamak için özellikle mi tartışıyorlar diye düşünüyordum.Geçirdiğimiz onca zamana,ortaklıklarımıza,senelerimize, benim onlara,onların da bana sevgisine rağmen;ben sadece yakın bir arkadaştan fazlası olamıyordum içimde,çünkü;onlara onların düşündüğü kadar yakın hissedersem ateşlerine ben de ortak olamazdım ya,ben de bulaşırdım...Ah ben asla onların ateşine bulaşıp kirli bir is olmak istemezdim onca canlı alevin içinde...Pis bir isten fazlası olamazdım.Onları dünyalarında yalnız bırakmaktan daha güzeli yok...Hoş;bir dünya insanın içine bıraksan,onlar tutuşur kaybolurlar. Kalabalığın içinde onlara seslendiğinizde;sanki dünyanın en ilginç şeyini farketmişçesine meğer başka insanların da orda olduğuna şaşırıp kalırlar da,siz;''biz neden burdayız?'' diye kendinize sorarsınız.
      Aslında arabanın müzik çaları yüzüme yüzüme vuruyordu rüzgar gibi.Belki notalardı,belki de sözler,bir türlü odaklanamıyordum ki... 2 saat sonra onları bir uçağa bindirip göndereceğimi ve bir daha görüşene kadar özleyeceğimi bile bile hiçbirşey söyleyemiyordum çünkü arka koltukta ortaya oturmuş bir solumda araba kullanır görünen erkeğe,bir de onun yan koltuğunda oturan,dümdüz yola bakar görünen,o an yüzünü tam  göremesem de güzel olduğunu hissettiren ve kaza bela soluna dönüp de ona bir baksa bindiğimizden beri görünmeden gerilen,gerilen ve havaalanına daha yarım saatten fazla olmasına rağmen çoktan incecik kalmış bir ipi koparıp,birşeyleri yolundan çıkaracak korkusuyla beni konuşturmayan o kız...Konuşmuyordum ama ondan korktuğumdan ya  da terslenmemek için değil,dostumun aşkıyla yandığı kız olduğundan değil...Bize bir türlü ''anlatamadığı'' kız olduğundan da değil...
     Ah bu araba hiç ısınmayacak mı ?Bir daha ne zaman geleceklerini sormayı çok istedim bir an ama şu müzik bir türlü izin vermiyordu rahatlayalım.Müzik çaların tam karşısındayım diye direk bana vuruyordu şarkı ama onlar da üşüyordu bu rüzgardan...Bir hareket oldu! Zaten durağan herşey yine de dondu.Dümdüz yola bakan O; şarkının tam da o anında sağa,camdan dışarı çevirdi kafasını ve donduk.''Bi gece...''dediği anda ve şöyle devam ederken lanet şarkı döndü ve donduk; ''öyle bir gel ki...'' ''Tanrı'm'' dedim kendi kendime;''iyi ki sormadım soruyu...''Ne kadar zavallı ve boşuna olacakmış meğer...Bir sigara yakmak zorundaydım artık,ne uzun bir sessizlikte ne çok şey yaşıyorduk.Bana bu kadar şey hissettirdikleri için az daha onlara kızacaktım ki bir de onları düşündüm; birbirlerine hissettirdiklerini,o an hissettiklerini,yan yanayken hissettiklerini,yan yana değilken hissettiklerini,birbirlerine bakarken ve bakmıyorken hissettiklerini,dostumun bize anlatabildiğine bir türlü inanmadığı o hislerini,kalabalıkta bizi soyutlarcasına sadece birbirlerine bakarak anlattıkları o sayfalarca şeylerde hissettiklerini,sevişirken hissettiklerini...Ben,bu hislerin zıtlığında o an yaşıyor olduğumuz o değersiz diye adlandırabileceğim küçük gerginliği de his mi sayıyordum yani...Her an tutuşabilecek iki bedenin arasında su gibi oturmuş da ne bekliyordum ki...Ve rahatladım,gerginliğimin değersiz olduğunu farkettiğimde,akşam içeceğim birayı düşündüğümde,havaalanından dönünce göreceğim güzel kadınımı düşününce rahatladım.Konuşabilirdim bile!Ama varmak üzereydik,kapıları açıp inecek ve temiz hava alacaktık,çoktan birbirlerini özlediğini varsaydığım dostlarım da onları bu kadar susturan şeyden geçecek,rahatlayacak ve her zamanki gibi benim eski arkadaşım;sevdiği bu kızla göz göze gelir gelmez,bu güzel kızın kendisine anlamlı bir şekilde bakmasına ve ya bir şey söylemesine fırsat vermeden; hissetmekten korkmasına rağmen acısını tatmaktan asla vazgeçmediği bu yakıcı aşkını kendine çekip dudaklarını öpecekti.O öpüş anında da birbirlerine neler söylemiş oluyorlardıysa; kız susacaktı.
    Şarkı değişmiş hatta bitmek üzereydi ve biz de park etmiş,arabadan inecektik ki bir kaç saniye önce lanet adam,melodisinin arasından söyledikleriyle bizi;kızın;önceki şarkıdaki iki kelime ile kafasını yoldan cama çevirdiği andan beri ikinci kez sarsmıştı;

''Karanlıklar içinde kayboldum sensiz her gece 
Uyandır beni bu kabustan
Gece ve sen birdiniz
Bir yanda deniz bir yanda güneş
Cehennem, sen, ben...
Yıka beni gözyaşlarınla
Kavur beni teninin sıcaklığında
Uyandır beni bu kabustan. ''
     İndik ve kapılarını kapatırlarken bir an birbirlerine baktılar! Sanırım sevişiyorlardı. O bir an;arabadayken alacağımı düşündüğümde sevindiğim temiz havayı emdi bitirdi.Onlar canlı iki alev; bense pis bir is. Temiz hava;hiç yok...
An bitti. 
''Gel'' dedi dostum; '' gel kardeşim...'' ''Sigarasızlıktan ölmüşsündür yak bir tane de öyle girelim içeri.'' Gülümsedim.
Sonra da cevabımızı aldık ve kardeşimi;yine bize anlatabileceğine inanmadığı o hisle,beni de;bir soruyla bırakıp;cümlenin bir kelimesine belli belirsiz bir vurgu yaparak; ''Ben giriyorum. Siz de ''peşimden'' gelirsiniz... ''
 dedi ve gülümseyerek saçlarını atıp,topuklu çizmelerine rağmen dümdüz yürüyüp gitti... Peşimden gelirsiniz...
Bense o soruyla sigaramı yaktım;
Ah dudakları ne renk bu kızın?