24 Ağustos 2012 Cuma

ölü aşk diyarları II


Yarına kalmaz canım kollarındayım...
Uyuyup da kalma sakın .
Renkler değişip duruyor,görüyorum- içki içmedim.
Bu araba,suratıma vuran müzik,arabanın içinde esen bu şey,ateş...Ve bu ... Yo,hayır hayır bu sefer değişik bir şey var.Değişen bir renk karşımda capcanlı ve utanmasa alev alacak.Buldum mu yoksa artık?Bu solmuş ve çıplak bir bedene dökülmek üzere kurutulmuş bir gülün rengi mi?Çeksen şu ellerini dudaklarından...Pencere camları neredeyse eriyecek...Hadi çek şu ellerini,çek dişlerini dudaklarından.Sanki karşımda öylece dursa bilebileceğim ne renk olduğunu...Bilemeyeceğim,bilemeyeceğim...
Hani kimisi bir arzu ile size doğru yürür ardından da somutlaşıp gider,kimisi de sadece bir hayal olduğuna inandıracak kadar yaklaşıp gittikten sonra geceleri üzerinize gerçekten de bir hayal olarak soyutlaşarak arzu ile yürür...Bu dayanılacak gibi değildir.
Ah neyse ki şarkı biraz canlı.Dostum yola mı bakıyor yoksa üzerine acımasızca yürüyen bu arzu hali ile mi boğuşuyor,kız sadece ona mı bakıyor yoksa bir sonraki yürüyüşünde hangi dantel tüllere üzerinden kayıp da düşmüş süsü vererek onu masumiyetine inandıracağını mı hesaplıyor bilmiyordum ama ben;kafamı dinlediğimiz şarkının sözleri ile doldurmaya gerçek bir çaba ile uğraşıyordum.
Sonra sağa çekti.
''Hadi su içelim!" dedi dostum.
Kız orda öylece oturmuş hava alanından çıktığımızdan beri,sanki dudaklarında onun saklamaya çalışmadığı ama yine de gizli kalmış bir aşk ve meşk kadehinden besleniyordu.Bizi ise hayvanlar gibi susatıp;
"Ben susamadım." dedi.
Ona baktım.Susamıştım.
İçim bulandı,saçma sapan şeyler düşünmeye çalıştım,alakasız,anlamsız ama;
"Kadın!" diyordu o ses; "Kadın! Bana bak- senin güzelliğine lanet olsun. Lanet olsun bendeki bu kırmızı iştaha ve senin bu belki de insanlığın en sancılı sorularından biri olan "peki ya Tanrı nasıl oldu?" sorusu karşısında insanın kendi kendini bastırışlara iten yırtıcı kafa çevirişlerine. Nasıl böylesin? Neden? Neden böylesine tüller içinde kaybolan bir hayalsin. Git. Lanet olsun kadın senin dudaklarına parmaklarına kıvrılan etlerine gerçekliğine hapsedişlerine. Tükürdüğüm gibi kaybol sen."
İşte bu; onun size yaptığıdır.
Bir daha asla uçağa binemeyeceğim. Bir hava alanı yoluna daha girmeyeceğim.
Su boğazımdan geçti mi direk mideye mi indi bilmiyorum çünkü su değil de kum geçmiş gibi daha da yanıyordu şimdi boğazım. Hava çok sıcak.
Bir yaz günü ne diye Ege'ye dönersiniz ki siz bu sıcak havanın üstüne?
Benim şahit oluşlarım. Öğlen saatin 1 buçuğunda bunu birbirinize neden yapıyorsunuz? Çok zor değil ya dumanı içine çekeceksin sadece, nasıl sığdırıyorsun bu kadını sen bu dumana? İçine içine çekiyorsun onu-dumandan zehirli nikotinden daha derine saplanan bu kadını neden içine çekiyorsun?
Araba daha serin şimdi.
Çünkü yüzü dışarı dönük, çünkü dudaklarının ucu bile görünmüyor.
Ah ama hayır o el radyoya uzanmasın. Son 15 dakika kaldı varacağız Ada'ya. Varacağız.
Döndü bana gülümseyerek ve içimdeki sıkışmalar yetmiyormuş gibi sordu dostum;
" Akşam nereye gidelim?"
Kaçamayacak mıyım Tanrı'm ben, bırakmayacak mısın yanayım da bitsin bu!? Sevgilime gideceğim mi demeliyim, planım mı var , kardeşimle mi buluşacağım,ne ne ne ? Ne ikna eder, ne kurtarır beni?
" Bize gelin!" diye ağzımdan çıkan bu cümle...
Yolu izlemeye koyuldum, rahatladım. Sanki eve vardıklarında sevişmekten bize gelmeye vakit bulacaklarmış gibi...
Sanki sönebileceklermiş gibi, insanların içine girebilecek kadar kendilerine gelebileceklermiş gibi.
Gelmeyecekler işte.
Kurtulacağım bu içimdeki siyah tüllerden, tenlerden.
Radyo çalıyor,çalsın.
Neden sonra, kırmızı bir iştahla, siyah arzularla ve hiç keşfedilmeyip adı konamayan renkte bir tutkuyla beni savuran ama benim rengini asla bilemediğim bu kadın bana döndü; gözlerimi kırpacaktım ki kırpıp açtığımda dudaklarına dokunan parmak uçlarım çoktan gözlerinizi bir daha açmak istemeyeceğiniz hissini içinize içinize iten o bulanıklıkla uyuşmuştu bile ve duydum ;
"Yoo, direk size gidelim." dedi.
-Gidelim ve sen hiç nefes alma -
Tam karşısındayım radyonun tam.
“Gidelim.” Dedim. Gidelim lanet olsun bana.
Şarkılar çarpar yüzüne yüzüne ve tabii şiirler…
Islanmadan ağlarsın.